Connect with us

Yazarlar

Güneşin Asil Kızı “KAPARİ”

Son yıllarda yüzümüzü batıya dönelim derken ilgililerin bilgisiz, bilgililerin ilgisiz olmasının da etkisiyle görmezden gelmişiz, yeteri kadar sahip çıkamamışız, değerlendirememişiz…

Yayınlanma zamanı

-

Marketlerde küçük kavanozlarda aldığımız; deniz ürünleri salatalarında, pizzalarda, soslarda tükettiğimiz, kimi şeflerin somon tabaklarına cımbızla eklediği o küçücük yeşil turşucuk her ne kadar tarafımızdan “kapari” diye tanınsa da aslında adı “kebere”.

Çoğumuzun Avrupa menşeili sandığı, sadece çeşni demenin büyük haksızlık olacağı kapari; aşırı nemli birkaç ilimiz haricinde neredeyse tüm Anadolu’da yetişiyor. Türk Dil Kurumu sadece “kebere otugillerden gebre otu” olarak tanımlasa da hemen her il ve yörede farklı adlar bulmuş kendisine: gebre, gebere, gebele, devedikeni, karga kavunu, kedi tırnağı, kabbar, keber dikeni, kebele, geber otu, şebellah, hint hıyarı, gâvur bostanı, mengenik, kepekçiçek, gevil, bubu, yumuk, yılan kabağı, beri kemeri, işfelleh…

En vurucu adını “derman” olarak Mardin’e bağlı Nusaybin’de alıyor. Mayınlı arazide çoluk çocuk demeden tüm aile fertleri kapari diye bildiğimiz bu bitkiyi toplayarak geçim kaynağı elde etmeye çalışıyor. Nusaybin’in hudut bölgesinde, mayınların arasında kapari toplayan aileler belgesellere dahi konu oldu. Kurbanın, kendisinin tetiklediği tek silah türü olan mayınların arasında ölümle sarmaş dolaş gezerek yaşam kaynağını içinde barındıran bu mucize bitkiyi toplamaya çalışmak ne yaman çelişki.

Toprağın şifalı, yeşil gözyaşları…

Ne su istiyor ne özel bir bakım ne de ilgi. Her koşulda ayakta kalabiliyor. Tek istediği güneşin altında yalnız kalmak.

Arpa ve buğdayla mesafeli bir ilişkisi olsa da demini yalnızken alıyor. Kökleri metrelerce derinliğe indiğinden mi bilinmez, yaşama çok sağlam tutunuyor. Çalı dikeni sanılıp köklerini yakan insanoğluna direnerek cevap vermesinden, felsefesinin Mevlana’nın “yaşamak direnmektir” sözünden ileri geldiği düşünülebilir. Son yıllarda yürek burkan, ciddi hastalıklara şifa oluyor.

Çözüm olduğu hastalık sayısı otuzu geçiyor ama son yıllarda bilim adamlarının ilgisini bu kadar çekmesi ve araştırılmaların yapılmasının nedeni; MS olarak bilinen, yani bağışıklık sisteminin sinir sistemine saldırdığı Multipl Skleroz ve kan kanseri olarak bilinen Lösemi… Bağışıklık sistemini güçlendirmesinin yanında kılcal damarlardaki kanamayı önlüyor. Uluslararası Kanser Enstitüsü kapariyi anti tümör için kullanıyor; gut, romatizma, felç, kanser, karaciğer hastalıklarına iyi gelmesinin yanında, bilinen en güçlü afrodizyaklardan biri. Hatta öyle ki günümüzde bilinen en popüler mavi ilacın da hammaddesi.

Geçmişi binlerce yıl öncesine dayanıyor. Alman arkeologların araştırmasına göre kapari yaklaşık 8000 yıldır biliniyor. Tıbbın babası kabul edilen Hipokrat eserlerinde kaparinin şifalı yanlarından bahsedip, tomurcuklarında hala gizlenmiş birçok sır olduğunu yazarak, araştırın demiş sonraki nesillere. Aristo, dalak rahatsızlıklarına deva olduğunu anlatmış. Sümerler şüphesiz her şifalı ürünü kullandıkları gibi kapariyi de kullanmışlar; hatta tabletlerinde de yazılı olarak mevcut. Hitit mutfağında da kullanıldığı yazılı ama yemek olarak mı ilaç olarak mı orası henüz net değil. Bizans mutfağında sirke, bal ve zeytinyağında bekletilerek daha çok ezme niteliğinde ekmeğin üzerine sürülerek tüketildiği biliniyor.

Rönesans döneminde şifalı bitki olarak sanat eserlerinde yer alırken, Firavun mezarlarında ruhu kötülüklerden koruduğuna inanılıyor.

Osmanlı İmparatorluğu’nda; kebere Fatih Sultan Mehmet döneminde saray mutfak defterlerine Çorum’dan gelen turşu olarak, II. Bayezid döneminde ise “kebere be sirke” adıyla kaydedilmiş. Üstelik hem meyvesinden hem de dalından ayrı ayrı turşu yapıldığı ayrıca belirtilmiş. ‘Kebere aşı’ da yine kaynaklarda geçen yemeklerden bir tanesi.

Evliya Çelebi her zaman olduğu gibi 400 yıl önce yazmış seyahatnamesinde ama biz okuyup, anlayıp sahip çıkamamışız. Seyyah; Çorum, Osmancık bölgesini anlatırken “Şehrin üç tarafı kumsaldır asla çamur olmaz, havası fazla sıcak olduğundan üzümü lezzetli ve sulu olur. Kumsallığın toprağında gebre isminde bir yemiş olur ki sirkeli turşusu yapılır, meşhurdur ve gayet faydalıdır.” diye bilgi veriyor.

Bu mucize bitkinin elbet zor bir yanı da var: Asla işlenmeden tüketilmiyor. Hani her ürünün tazesi salamurasından daha faydalıdır yaklaşımı, söz konusu kapari olduğunda geçerli değil.

Kullanım alanına göre ehil ellerde turşusu, reçeli, çayı, ezmesi, sosu, şurubu yapılarak gıda maddesi şeklinde tüketiliyor. İlaç, kozmetik ve boya sanayiinde hammadde olarak kullanılıyor. Yem sanayiinde ise uzun sapları kurutularak samanların arasına karıştırılıyor, böylece hayvanların bağışıklık sistemini kuvvetlendiriyor.

Tüm bunların dışında ise müthiş iki görevi daha var: İlki, köklerinin gücü nedeniyle ‘Toprak Kanseri’ denen erozyonla mücadele için; diğeri ise içimizi yakan orman yangınlarında ateşe ve kuraklığa olan dayanıklılığı nedeniyle yangın perdesi olarak kullanılmak üzere belirli bir düzen içerisinde dikiliyor. Yetiştiriciliği mutlaka kendi tohumlarıyla yapılıyor. Yani yine gücünü kendinden alıyor güneşin asil kızı… 

Dünyada 350 türü var; bizde ise sadece 2 türü ve alt grupları yetişiyor. Dünyada kapari pazarını İspanya kontrol ediyor hatta milli bitki ilan etmiş durumda. Yıllık kazancın 20 milyar doları geçmesine şaşırmamak lazım. Bizim ülkemiz dâhil diğer ülkelerden ithal ediyor, işleyip bize geri satıyor. İşlenmiş kaparide kar marjı o kadar yüksek ki o yüzden son yıllarda  “dolar açan tomurcuklar” olarak adlandırılıyor.  

Almanlar kapariyi 500’e yakın yemekte kullanıyor. En büyük ithalatçı ABD! Ayrıca İspanya, İtalya, Fransa ve Brezilya da yoğun tüketim sağlayan ülkeler. E durum böyle olunca pazar sorunu olmayan kapari, yüksek ticari değere sahip oluyor.

Anadolu’nun kokusunu, dokusunu, devasını içinde saklayan bu mucize bitkiyi bilmiyor olamayız. Çünkü bugün Marmaris’in Turunç Köyü‘ne gittiğinizde halk kaparinin lapa yapılıp ilaç olarak hangi hastalığa nasıl kullanılacağını, Urfa Birecik’e gittiğinizde reçelinin nasıl yapıldığını, hangi tür kan hastalığında kimlerin yemesi gerektiğini biliyor.

Son yıllarda yüzümüzü batıya dönelim derken ilgililerin bilgisiz, bilgililerin ilgisiz olmasının da etkisiyle görmezden gelmişiz, yeteri kadar sahip çıkamamışız, değerlendirememişiz; bu gerçek. Oysa kebere “Sen beni tanı, bana sahip çık. Hastalıklardan erozyona, yangınlardan lezzete, ben buradayım!” diyor.

Tamamını Oku
Reklam
Yorum yapmak için tıklayın

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarlar

Yeryüzünün en lezzetli mutfağı: Anne Mutfağı

Bazen bu malzemeye bu hiç uymaz ki deriz ama Anadolu kadını tıpkı yüzlerce yıl farklı kökenli milletlerin Anadolu toprağında uyum içinde yaşaması gibi uydurmuştur farklı tatları birbirine.

Published

on

İşte bu yüzden benim ilk ustam annem!

Hiç düşündünüz mü? Aşçılarıyla meşhur Bolu’da evde yemekleri kim yapar? Kolay mıdır, tüm gün birbirinden lezzetli yemekleri yapan ustaya akşam eve geldiğinde yemek beğendirmek? Mutfakta anneler varsa kolaydır! Çünkü bu zorlu görevi keyifle yerine getirecek yegane usta annelerdir.

Aşçılık, Bolu’da babadan oğula geçen mesleki bir miras gibi görünse de aslında ilk ustamız hep annemizdir.

Ben Bolulu bir annenin pişirdiği lezzetli yemekleri yiyerek ve o lezzetli yemekleri yaparken onu izleyerek büyüdüm. Okuldan eve koşarak geldiğimde annem kapıyı açar açmaz yemek kokuları vururdu yüzüme…

Her zaman bolluk yoktu mutfağımızda ama annem her daim lezzetli sofralar kurmayı başarırdı. Çünkü az malzeme ile yaratıcı yemekler yapmak annelere kalan genetik bir mirastı.

Yüzyıllar boyunca Anadolu mutfağında da yaşanan bu değil miydi? Kimi zaman ülkede zenginlik vardı, ziyafet sofraları kurulurdu kimi zaman da ülkenin neredeyse tamamına kıtlık hakim oldu. Ama Anadolu kadını yine mutfaklarında bulunan birkaç malzeme ile ev halkını doyurmayı başardı.

Bence Anadolu mutfağı böyle zengin bir mutfak oldu ise bunu bilindik malzemeleri müthiş lezzetlere çeviren annelere borçludur! Anadolu kadınının bu ülkenin evlatlarına bıraktığı en kıymetli miras zengin Anadolu mutfağıdır. Tarihin derinliklerinden çıkıp günümüze kadar gelmeyi başarmış geleneksel yemeklerimiz aslında annelerin yüzyıllar öncesinde mutfaklarında yaratıcılıkları ile harmanlayarak yaptıkları yemeklerdir.

Kıymetli bir geçmişle günümüze kadar gelen bu zengin mutfak kültürüne sahip çıkmalıyız. Bu topraklarda yetişen her ürünün değerini bilmeliyiz. Bunun için atılan güzel bir adımlardan bahsedelim. Kuşkusuz bu adımların başında coğrafi işaretli ürünler geliyor. Yiyecek ve içeceklerin köken yerlerini referans göstermesiyle birlikte ortaya çıkmıştır. Coğrafi İşaret; belirgin bir niteliği, ünü veya diğer özellikleri bakımından kökenin bulunduğu yöre, alan, bölge veya ülke ile özdeşleşmiş bir ürünü gösteren işarettir. Tescilli coğrafi işaretler ve geleneksel ürün adları tescil belgesinde belirtilen şartlara uygun olan ürünlerin üretimi veya pazarlamasında faaliyet gösterenler tarafından kullanılır. 

Coğrafi işaretli ürünlerin güzel bir örneği cağ kebabıdır. Oltu ilçesinin meşhur lezzeti cağ kebabının Erzurum’a tescillemesinin sebebi, kebapta kullanılan etin doğal ortamında beslenerek yetiştirilen koyunlardan elde ediliyor olmasıdır. Odun ateşinde yatay olarak pişirilen kebap ve “cağ” adı verilen küçük şişlerle kesilerek tabakta servis edilir. Coğrafi işaretli ürünlerin başlıca örnekleri ; Taşköprü sarımsağı, Çorum’un leblebisi, Antep’in fıstığı, Giresun’un fındığı, Artvin’in balı, Ezine’nin peyniri, Afyon’un kaymağı, Kayseri’nin pastırmasıdır.

Coğrafi işaretli ürünlerin gastronomi turizmine de olumlu etkisi olmuştur. Bilindiği gibi, turistik destinasyonlarda sunulan yöresel yiyecekler, o destinasyonları farklılaştırmada önemli bir rol oynamaktadır. Hatta bu yönüyle gelişmiş bir destinasyon ulusal bir markaya dahi dönüşebilmektedir.

Bu konuda biz şeflere oldukça büyük görevler düşüyor. Şunu çok iyi biliyoruz, Anadolu mutfağı annemizin mutfağının yansımasıdır.

Mesela hiç dikkat ettiniz mi, bence Anadolu’nun yansıması annelerimizin her yaptığı yemektedir. Ne kadar kalabalık sofralar kurulursa kurulsun kimse sofradan aç kalkmaz. Çünkü Anadolu’nun bereketi yansır anne yemeklerine… Bazen bu malzemeye bu hiç uymaz ki deriz ama Anadolu kadını tıpkı yüzlerce yıl farklı kökenli milletlerin Anadolu toprağında uyum içinde yaşaması gibi uydurmuştur farklı tatları birbirine. Bu sefer de Anadolu topraklarında harmanlanmış kültürlerin lezzetli yansıması taşınır yemeklerimize…

Bu takdire şayan anneler, mutfaklarında pişirdiklerini evlatlarına öğreterek kıymetli tariflerin günümüze kadar gelmesine muazzam bir katkı sağlamıştır. Bugün, bu kadar başarılı şef varsa bunu ilk ustalarımıza borçluyuz. Belki de bu yüzden Anadolu mutfağına sahip çıkmak annelerimizin mirasına sahip çıkmaktır!

Mesleğimize katkılardan dolayı tüm annelere şükranlarımla…

Tamamını Oku

Yazarlar

Yabani Otlardaki Sağlık

Otlar yemeklerde, hastalıkların tedavisinde kullanılmasının yanı sıra çay veya baharat olarak da tüketilir. Yeri geldiğinde süs bitkisi olarak da kullanılan yabani otların çoğunun sadece yaprak ve çiçeği değil köklerinden de faydalanılır.

Published

on

Anadolu’da bütün bölgeler kendi iklim ve coğrafya şartlarında bir beslenme şekli oluşturmuştur. Bu beslenme biçiminin vazgeçilmezlerinin başında coğrafyanın tabii ortamlarda sundukları gelir. Konu tabiatın sundukları olunca elbette başaktör YENİLEBİLİR YABANİ OTLAR. Aslında yenilebilir yabani otlar günlük hayatın içinde o kadar kullanılır ki, tahmin de zorlanırsınız. Otlar yemeklerde, çay veya baharat olarak ya da hastalıkların tedavisinde; kimi zaman toprak yorgunluğunu azaltmak için, bazen arıların polen ve bal yapımında olmak üzere sayamadığım birçok başka kullanım alanı yanında, süs bitkisi olarak bile kullanılır. Her ne kadar kültürümüzde hayvan yetiştiriciliği, bitki yetiştiriciliğinden önde gelse de halkın sağlıklı yaşama dair gösterdiği refleks ve elbette kimi zaman ekonomik şartlar Anadolu’da otların yoğun kullanılmasını getirmiştir.
Birçok yabancı ot yılda birden fazla toplanabilir. Yazın çayırlar biçildikten sonra aynı bitkileri taze olarak tekrar bulabilmek mümkündür. Birçok bitkinin sadece yaprak ve çiçeği değil kökleri de kullanılır. Bunun en tanınmış örnekleri TURP OTU, ŞEVKETİ BOSTAN, KARAHİNDİBA olabilir. Yenecek bütün otlar pratik olarak bağ, bahçe, tarla, çayır, mera, yol kenarları, su kenarları ve yetişmesine uygun her yerde bulunabilir. Ancak yenecek bu otların her yerden toplanmaması gerekir. Trafiğin yoğun olduğu yol çevrelerinden, yeni gübrelenmiş bağ, bahçe, tarla, çayır ve meralardan, fabrikaların çevresinden, şehir çöplerinin döküldüğü alanların çevresine benzer yerlerden de ot toplanmamalıdır. Burada hem toprak hem su ve hem de hava kirliliği, sağlığı bozacak oranlarda yüksek olabilir. Bu alanlar her türlü zehirli maddeleri içerdiği için sadece insan sağlığı için değil hayvan ve bitki sağlığı için de olumsuz ortam oluşturmaktadır.

Herkes biraz dikkatli olarak sağlıklı ve temiz bitkileri toplayacak yeteri kadar yer ve zaman bulabilir. Ancak toplarken de dikkatli davranmak gerekir. Zira aynı bitkiye daha sonra da ihtiyaç duyulacağı unutulmamalıdır.

Organik (tabii, biyolojik, ekolojik, sürdürülebilir) tarım olarak nitelenen ve her geçen gün uygulaması artan tarım alanlarından herhangi bir şüpheye kapılmadan rahatça otlar toplanabilir. Tabiatta bitki toplarken en taze yaprak ve sürgün ile en baharatlı kısmı alınmalıdır. En doğru toplama usulü ise bitkinin taze kullanılacak kısımları keskin bir bıçakla alınırken diğer kısımlarına zarar verilmemelidir. Yaprakları alınacak bitkilerin makasla sadece fazla zarar vermeden kullanılacak kısım alınmalıdır. Tabii bitki toplamak isteyenler tabiatı iyi tanımalı, hangi bitkiyi nasıl toplaması gerektiğini bilmelidir. Bilimsel araştırmalara göre ülkemizde belirlenen 9.500 tür bitkinin 3.064’ü endemiktir. Yani dünyada sadece ülkemizde bulunmaktadır. Yok edildiklerinde insanlar açısından önemli bir dünya mirası da geri gelmemek üzere kaybolup gidecektir.

İnsanoğlunun ilk beslenme alışkanlıkları toplayıcılık olduğuna göre tabiatta yabani ot ve bitki toplaması, bunları yetiştirmesinden çok daha öncesine dayanıyor. Peki böylesine bir geçmişe sahip tabiatta kendi kendine büyüyen, bu otları niçin yeterince tanımıyoruz ya da hayatımızda daha fazla yer vermiyoruz. Sanırım en basit hâli ile şehirleşme, insanları tabiattan uzaklaştırdı diyebiliriz. Yenilebilir yabani otlar genellikle salatalarda, bazen börek içlerinde, belli bölgelerde kavurularak hatta çiğ olarak tüketiliyor. Bir başka yanlış ya da eksik bilgi de yabani otların sadece bahar aylarında bulunabildiği. Halbuki kış aylarında Anadolu’da KARA HİNDİBA, SU TERESİ, KUŞ OTU, GELİNCİK, TURP OTU, EFELEK, KAZ AYAĞI, RADİKA VE ISIRGAN gibi birçok yenilebilir yabani ot bulmak mümkün. Konu bununla bitmiyor, bitkilerde genel olarak belli bir kısmın toplanması lazım. Hem kullanım hem de bitkinin uzun vadede yaşayabilmesi için. Mesela papatyanın çiçeği, nanenin yaprağı, meyan otunun kökü, kuşburnunun meyvesi, meşenin kabuğu, ketenin tohumu, mürverin çiçek tomurcuğu… Kök ve kök parçalarının hasatı gıda maddesinin kökte en fazla biriktiği sonbaharda toplanır. Şevketi Bostan gibi kurutulacak kök bitkiler ise kurutulmadan önce yıkanarak topraktan arındırılır.


Yaprak hasatı yapılan bitkilerde toplama, çiçeklenme zamanında yapılmalıdır. Burada yapraklar tam olarak gelişmiş ve böceklerce yenmemiş olmalıdır. Kabuk ve tomurcukların toplanması genel olarak ilkbaharda yapılmaktadır. Özellikle yaprakları, çiçekleri veya kendisi toplanan bitkiler yağışsız günlerde, özellikle çiğ kalktıktan sonra toplanmalıdır. Özetle sağlık arayanlar için çare tabiatın kendisidir, sadece biraz ilgili olmak yetecektir. Genel olarak hazırcı yaklaşım tarzımız bizi sağlıksız bir hayata sürüklemiştir. Uzman olmaya gerek yoktur; her insan fırsat oluşturarak ıhlamur ve kekik toplayabilir, nane kurutabilir, papatya toplayabilir. Zamanım yok diyenler ise nereden toplandıklarını bilmedikleri otları şifa niyetine tüketmeye devam edebilirler; ama unutmadan hatırlatalım her işin başı sağlık.

Tamamını Oku