Connect with us

Yazarlar

Güneşin Asil Kızı “KAPARİ”

Son yıllarda yüzümüzü batıya dönelim derken ilgililerin bilgisiz, bilgililerin ilgisiz olmasının da etkisiyle görmezden gelmişiz, yeteri kadar sahip çıkamamışız, değerlendirememişiz…

Yayınlanma zamanı

-

Marketlerde küçük kavanozlarda aldığımız; deniz ürünleri salatalarında, pizzalarda, soslarda tükettiğimiz, kimi şeflerin somon tabaklarına cımbızla eklediği o küçücük yeşil turşucuk her ne kadar tarafımızdan “kapari” diye tanınsa da aslında adı “kebere”.

Çoğumuzun Avrupa menşeili sandığı, sadece çeşni demenin büyük haksızlık olacağı kapari; aşırı nemli birkaç ilimiz haricinde neredeyse tüm Anadolu’da yetişiyor. Türk Dil Kurumu sadece “kebere otugillerden gebre otu” olarak tanımlasa da hemen her il ve yörede farklı adlar bulmuş kendisine: gebre, gebere, gebele, devedikeni, karga kavunu, kedi tırnağı, kabbar, keber dikeni, kebele, geber otu, şebellah, hint hıyarı, gâvur bostanı, mengenik, kepekçiçek, gevil, bubu, yumuk, yılan kabağı, beri kemeri, işfelleh…

En vurucu adını “derman” olarak Mardin’e bağlı Nusaybin’de alıyor. Mayınlı arazide çoluk çocuk demeden tüm aile fertleri kapari diye bildiğimiz bu bitkiyi toplayarak geçim kaynağı elde etmeye çalışıyor. Nusaybin’in hudut bölgesinde, mayınların arasında kapari toplayan aileler belgesellere dahi konu oldu. Kurbanın, kendisinin tetiklediği tek silah türü olan mayınların arasında ölümle sarmaş dolaş gezerek yaşam kaynağını içinde barındıran bu mucize bitkiyi toplamaya çalışmak ne yaman çelişki.

Toprağın şifalı, yeşil gözyaşları…

Ne su istiyor ne özel bir bakım ne de ilgi. Her koşulda ayakta kalabiliyor. Tek istediği güneşin altında yalnız kalmak.

Arpa ve buğdayla mesafeli bir ilişkisi olsa da demini yalnızken alıyor. Kökleri metrelerce derinliğe indiğinden mi bilinmez, yaşama çok sağlam tutunuyor. Çalı dikeni sanılıp köklerini yakan insanoğluna direnerek cevap vermesinden, felsefesinin Mevlana’nın “yaşamak direnmektir” sözünden ileri geldiği düşünülebilir. Son yıllarda yürek burkan, ciddi hastalıklara şifa oluyor.

Çözüm olduğu hastalık sayısı otuzu geçiyor ama son yıllarda bilim adamlarının ilgisini bu kadar çekmesi ve araştırılmaların yapılmasının nedeni; MS olarak bilinen, yani bağışıklık sisteminin sinir sistemine saldırdığı Multipl Skleroz ve kan kanseri olarak bilinen Lösemi… Bağışıklık sistemini güçlendirmesinin yanında kılcal damarlardaki kanamayı önlüyor. Uluslararası Kanser Enstitüsü kapariyi anti tümör için kullanıyor; gut, romatizma, felç, kanser, karaciğer hastalıklarına iyi gelmesinin yanında, bilinen en güçlü afrodizyaklardan biri. Hatta öyle ki günümüzde bilinen en popüler mavi ilacın da hammaddesi.

Geçmişi binlerce yıl öncesine dayanıyor. Alman arkeologların araştırmasına göre kapari yaklaşık 8000 yıldır biliniyor. Tıbbın babası kabul edilen Hipokrat eserlerinde kaparinin şifalı yanlarından bahsedip, tomurcuklarında hala gizlenmiş birçok sır olduğunu yazarak, araştırın demiş sonraki nesillere. Aristo, dalak rahatsızlıklarına deva olduğunu anlatmış. Sümerler şüphesiz her şifalı ürünü kullandıkları gibi kapariyi de kullanmışlar; hatta tabletlerinde de yazılı olarak mevcut. Hitit mutfağında da kullanıldığı yazılı ama yemek olarak mı ilaç olarak mı orası henüz net değil. Bizans mutfağında sirke, bal ve zeytinyağında bekletilerek daha çok ezme niteliğinde ekmeğin üzerine sürülerek tüketildiği biliniyor.

Rönesans döneminde şifalı bitki olarak sanat eserlerinde yer alırken, Firavun mezarlarında ruhu kötülüklerden koruduğuna inanılıyor.

Osmanlı İmparatorluğu’nda; kebere Fatih Sultan Mehmet döneminde saray mutfak defterlerine Çorum’dan gelen turşu olarak, II. Bayezid döneminde ise “kebere be sirke” adıyla kaydedilmiş. Üstelik hem meyvesinden hem de dalından ayrı ayrı turşu yapıldığı ayrıca belirtilmiş. ‘Kebere aşı’ da yine kaynaklarda geçen yemeklerden bir tanesi.

Evliya Çelebi her zaman olduğu gibi 400 yıl önce yazmış seyahatnamesinde ama biz okuyup, anlayıp sahip çıkamamışız. Seyyah; Çorum, Osmancık bölgesini anlatırken “Şehrin üç tarafı kumsaldır asla çamur olmaz, havası fazla sıcak olduğundan üzümü lezzetli ve sulu olur. Kumsallığın toprağında gebre isminde bir yemiş olur ki sirkeli turşusu yapılır, meşhurdur ve gayet faydalıdır.” diye bilgi veriyor.

Bu mucize bitkinin elbet zor bir yanı da var: Asla işlenmeden tüketilmiyor. Hani her ürünün tazesi salamurasından daha faydalıdır yaklaşımı, söz konusu kapari olduğunda geçerli değil.

Kullanım alanına göre ehil ellerde turşusu, reçeli, çayı, ezmesi, sosu, şurubu yapılarak gıda maddesi şeklinde tüketiliyor. İlaç, kozmetik ve boya sanayiinde hammadde olarak kullanılıyor. Yem sanayiinde ise uzun sapları kurutularak samanların arasına karıştırılıyor, böylece hayvanların bağışıklık sistemini kuvvetlendiriyor.

Tüm bunların dışında ise müthiş iki görevi daha var: İlki, köklerinin gücü nedeniyle ‘Toprak Kanseri’ denen erozyonla mücadele için; diğeri ise içimizi yakan orman yangınlarında ateşe ve kuraklığa olan dayanıklılığı nedeniyle yangın perdesi olarak kullanılmak üzere belirli bir düzen içerisinde dikiliyor. Yetiştiriciliği mutlaka kendi tohumlarıyla yapılıyor. Yani yine gücünü kendinden alıyor güneşin asil kızı… 

Dünyada 350 türü var; bizde ise sadece 2 türü ve alt grupları yetişiyor. Dünyada kapari pazarını İspanya kontrol ediyor hatta milli bitki ilan etmiş durumda. Yıllık kazancın 20 milyar doları geçmesine şaşırmamak lazım. Bizim ülkemiz dâhil diğer ülkelerden ithal ediyor, işleyip bize geri satıyor. İşlenmiş kaparide kar marjı o kadar yüksek ki o yüzden son yıllarda  “dolar açan tomurcuklar” olarak adlandırılıyor.  

Almanlar kapariyi 500’e yakın yemekte kullanıyor. En büyük ithalatçı ABD! Ayrıca İspanya, İtalya, Fransa ve Brezilya da yoğun tüketim sağlayan ülkeler. E durum böyle olunca pazar sorunu olmayan kapari, yüksek ticari değere sahip oluyor.

Anadolu’nun kokusunu, dokusunu, devasını içinde saklayan bu mucize bitkiyi bilmiyor olamayız. Çünkü bugün Marmaris’in Turunç Köyü‘ne gittiğinizde halk kaparinin lapa yapılıp ilaç olarak hangi hastalığa nasıl kullanılacağını, Urfa Birecik’e gittiğinizde reçelinin nasıl yapıldığını, hangi tür kan hastalığında kimlerin yemesi gerektiğini biliyor.

Son yıllarda yüzümüzü batıya dönelim derken ilgililerin bilgisiz, bilgililerin ilgisiz olmasının da etkisiyle görmezden gelmişiz, yeteri kadar sahip çıkamamışız, değerlendirememişiz; bu gerçek. Oysa kebere “Sen beni tanı, bana sahip çık. Hastalıklardan erozyona, yangınlardan lezzete, ben buradayım!” diyor.

Tamamını Oku
Reklam
Yorum yapmak için tıklayın

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarlar

Gastronomi Festivalleri Nitelik mi?… Nicelik mi?…

Yeme-içme festivalleri giderek artmakta, artmak da zorundadır. İstatistikler, dünya genelinde festivaller pazarının hacminin, 50 milyar doları aştığını gösteriyor.

Published

on

Son dönemlerde yapılan gastronomik etkinliklerin önemli bir oturum başlığı var: “Gastronomi festivallerinde nitelik mi önemlidir, yoksa  nicelik mi?..”

Kendi görüşümü hemen söylüyorum: Elbette nitelik.

İkinci bir soru: Peki ya gastronomi turizminde bu tür festivallerin önemi var mıdır?

Çok önemli bir konu… Biraz açalım. Gastronomi festivalleri, küreselleşen dünyada, bölgesel kimliklerin oluşturulması, korunması ve geliştirilmesi için en iyi fırsatlardan biri artık. Gerçekleştirildikleri coğrafyalara ekonomik, sosyo-kültürel ve  turistik pazarlama açısından önemli, çok önemli katkılar sağlarlar.

İstatistiklere baktığımızda gastronomi festivallerinin, tüm festivallerin yaklaşık olarak % 30’unu  oluşturduğu ve buna ek olarak dünya genelinde sayılarının gittikçe arttığını görüyoruz.

Bu tür girişimler ülkemizde de nicelik olarak giderek artıyor gerçekten de…

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın verilerine göre Türkiye genelinde düzenlenen toplam 178 tane gastronomi konulu festival ve şenlik bulunduğu belirlenmiş. Nicelik olarak artış gösterse de nitelik olarak hepsinin arzulanan düzeyde olduğunu söyleyemem ne yazık ki. Daha geniş çapta bir işbirliği ve iş bölümü konusunda daha yerinde kararlarla yola çıkılması şart.

Bu festivaller; ülkemizin kimliğini yansıtan, sahip olduğu sosyal, kültürel ve ekonomik değerlerin tanıtımını sağlayan çok önemli etkinlikler. Mutfağımıza ait değerlerin dünyada hak ettiği yeri alması ve gastronominin ülkemizin ekonomik açıdan getiri sağlayan en önemli sektörlerden biri haline dönüşebilmesi için de festivaller büyük önem taşıyor.

Elbette içerik anlamında nitelikli olanların hiç ziyaret etmediğiniz bir coğrafya hakkında bilgi sahibi olmak, konusunda uzman kişilerin sunumlarını dinleyebilmek ve yeni şeyler öğrenebilmek gibi ufuk açıcı bir çok yönü var. Eğlendirici ve keyif veren bir yanı da var festivallerin. İnsanları mutfak kültürleri ile buluşturmak ve kültürü paylaşmak, tanıtmak adına çok önemli etkinlikler.

NİCELİK PEŞİNDE KOŞANLAR

Ancak bizde hakkıyla yapılmaya çalışılan birkaç festival dışında festivallerin içeriğine baktığımızda, maalesef niteliğin değil niceliğin önde olduğunu söylemek mümkün. Gastronominin popüler olmasını bir fırsat bilip bu işten ticari gelir elde etmeyi amaçlayan, içi bomboş birçok festival yapılıyor. Sadece ünlü, yıldızlı şefin üzerine kurgulanan, içerik anlamında bir kurgusu ve alt metni olmadan hayata geçirilen festivallerin gastronomiye yarardan çok, zarar verdiğini düşünüyorum.

Ülkemizde de bu sınıfa giren, çok ama çok yüksek bütçe harcanan ancak festivalin yapıldığı yere, yerel mutfağa ve esnafa geride hiçbir şey bırakmayan sabun köpüğü birçok festival gerçekleştiriliyor. Ne yazık ki bu işin başında olan ve sektöre yön veren çoğu organizasyon bu konuda çok seçici davranmıyor.

DÜNYADAN ÖRNEK MODELLER

Dünyadaki İtalya, ABD, İspanya, Fransa gibi gastronomi sektörünün ciddi boyutlara ulaştığı örneklere baktığımızda bu konseptteki bir çalışmanın özel olarak kurulan enstitü, vakıf ya da dernek aracılığıyla yürütüldüğünü görüyoruz. Biz de bu metodu örnek almalıyız.  Ayrıca bu çalışmalar kültürü, doğal zenginlikleri ve gastronomiyi bir arada buluşturan festivaller ve etkinliklerle desteklenmeli, kimlikli kentler yaratılmalı.

Bu festivallerin içerikleri de, ülke mutfağımızla yaratılmak istenen gastronomi markası için uygulanan uzun vadeli stratejiler ile paralel olarak ince ince, detaylı ve titiz bir yaklaşımla tasarlanmalı.

Bir  de yurtdışı örneklere bakalım:

Charleston Wine + Food, 13 yıldır Güney Carolina’da Mart ayının  ilk haftası yapılan bir festival. Öncelikleri, Charleston’ın canlılığını ve büyümesini teşvik eden yıllık bir ekonomik enjeksiyon oluşturuyor. Festivale her yıl dünyanın dört bir yanından en iyi aşçılar, şarap üreticileri, yazarlar, hikâye anlatıcıları, zanaatkârlar ve yiyecek meraklıları katılıyor.

2018 yılında  5 gün boyunca ölçülen ekonomik etki 15.3 milyon dolar ekonomik hacim. Ziyaretçiler kişi başına ortalama 978 ABD doları harcamışlar. Katılımcıların yüzde 97’si  bir gece konaklamış. 13.780 kişi şehir dışından… Toplam ziyaretçilerin yüzde 15’ ‘i Charleston’a ilk kez gelmiş.

İngiltere’deki Dorset Yemek Festivali ile ilgili 2014 rakamlarına göre:

• Kente gece konaklama için 20.000, günü birlik de 64.000 ziyaretçi gelmekte…

• 2.5 milyon sterlinlik bir işlem hacmi ortaya çıkmakta…

• 2.000 kişiye ek istihdam sağlanmakta.

İtalya’daki Torino Terra Madre Salone del Gusto Festivali’nde ise 2017 yılında toplam harcama 1.68 milyar Euro olmuş. Bu harcama, 50.000 yeni iş imkânı yaratmış. 2010-2018 döneminde aynı festivalde günlük ortalama harcama kişi başına yaklaşık 109 Euro.

Festival, dünyadaki hemen hemen her tur operatörünün listesinde yer alan dünyanın en önemli gastronomi etkinliklerinden biri. Her iki yılda bir Eylül sonunda düzenlenen bu festivale özel turlar düzenlenmekte ve dünyanın her yanından gastronomi turistleri bölgeye akın etmekte.

TÜRKİYE’DE DURUM

Türkiye’yi merak ediyorsunuz – biliyorum.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın verilene göre, gastronomi festivali ve şenliklerinin yaklaşık yüzde 10’u İstanbul’da, yüzde 8’i Antalya’da, yüzde 16’sı Afyonkarahisar, Kastamonu, Kocaeli ve Manisa’da, yüzde 12’si de Ankara, Aydın, Konya ve Malatya’da düzenlenmiş ya da düzenlenecek. Geri kalan yüzde 54’lük oran ise 44 şehir arasında paylaşılmış durumda.

Adana Lezzet Festivali | 2019

ADANA 2019’A DAMGASINI VURDU

Son dönemin festival konusunda parlayan yıldızı Adana. Geçtiğimiz yıl “Gelenekselin Gücü Adına” diyen Adana bu yıl “Büyük Akdeniz Şöleni” temasıyla 3’ncüsünü gerçekleştirdiği uluslararası Lezzet Festivali’nde örnek bir model sergiledi.

Adana Valisi Mahmut Demirtaş’ın önderliğinde 3 yıl önce lezzet festivali yolculuğunu başlatan Adana, başta Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar olmak üzere, İlçe Belediyeleri, Odalar, Borsa, Sanayi Bölgesi, Akdeniz İhracatçılar Birliği, Türkiye Otelciler Federasyonu, Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği, Turist Rehberleri Birliği, Çukurova Turistik Otelciler Birliği ve Mutfak Dostları Derneği, Adana Aşçılar ve Pastacılar Derneği, Çukurova Aşçılar Derneği gibi çok sayıda kurum ve kuruluşun da desteğiyle  bu konuda “marka şehir” olduğunu ilan etmiş oldu.

PAZAR GİDEREK BÜYÜYOR

Yeme-içme festivalleri giderek artmakta, artmak da zorundadır. İstatistikler, dünya genelinde festivaller pazarının hacminin, 50 milyar doları aştığını gösteriyor. Olağanüstü çeşitliliği bulunan zengin mutfağıyla gastronomi turizminin rakipsiz olmaklığı gereken ülkesi Türkiye ise henüz istenilen noktaya varmış değil.

Sektöre yön veren kuruluşların bu konuda seçici olmaların şart.

GASTRONOMİ TURİSTLERİ NE HARCIYOR?

Gastronomi turistlerinin tatilleri boyunca harcadıkları ortalama 945 doların 259 dolarını yeme-içmeye ayırdıkları, diğer turistlerin ise harcadıkları ortalama 837 doların 171 dolarını yeme-içme için kullandıkları biliniyor. Gastronomi turistleri, yeme-içmeye, diğer yabancı turistlerin 1.5 katı daha fazla para harcıyorlar.

Yapılan çalışmalar: niteliği, doğal zenginlikleri ve gastronomiyi bir arada buluşturan festivaller ve etkinliklerle desteklenmeli…

Turizm sektöründe deniz, kum, güneş konsepti aşılalı çok oldu aslında…

¾’lük tempo bitti… 4/4’lüğe geçtik nicedir:

Deniz, kum, güneş, gastronomi…

Tamamını Oku

Yazarlar

Hashtag; Kahve, Huzur, Kitap

Published

on

Kahve ile aranız nasıl? Sabah kahvesini içmeden yüzü gülmeyen, güne başlayamayanlardan mısınız? Kırk yılda bir eşin dostun hatırına fincanı eline alanlardan mı? Aslına bakarsanız dünyada kahve ile ilk tanışan toplumlardan biri olmamıza rağmen hayatımızdaki yeri, yemek sonrası hazmettirici olmaktan öteye geçememiştir.

Şimdilerde ise Batı kültürünün yoğun etkileri ve alışık olduğumuzun dışında demleme ve hazırlama yöntemlerinin ortaya çıkması ile yavaş yavaş hak ettiği yeri kazanmaya başladı.


Daha düne kadar bir kafeye gittiğimizde kahve tercihimiz ile ilgili terminolojiyi sade, az şekerli, orta veya bol şekerli olmak üzere hepi topu 4 kelime belirlerken artık durum oldukça farklı;

Espresso bazlı mı yoksa Filtre kahve mi, filtre kahvemizi acaba v60 ile mi istesek yoksa syphon ile mi , peki ya hangi bölge çekirdeği gibi sayfalar dolusu seçenek arasında geziniyoruz. Kahve kendisine ait bir jargon ve alt kültür oluşturdu. Bu konu ile ilgili sayfalar dolusu yazmak mümkün.


Hal böyle olunca bu keyifli alışkanlığımız kafelerden dışarı çıkarak evlerimize ofislerimize kadar girdi ve hayatımızın önemli  bir parçası haline geldi.

Peki kahveyi satın alırken ve saklarken nelere dikkat etmeliyiz. Özen göstermemiz  gereken püf noktalar neler?  Bu yazımda biraz bunlara değineceğim.

Kahve; içerisinde onlarca uçucu yağ asidi barındıran bir tohum. Bu tohumu kavurmak suretiyle aromatik, içilebilir bir ürün yaptığımızda çok hızlı bayatladığını bilmemiz gerekiyor öncelikle. Ne kadar hızlı diye aklınızdan geçirdiğinizi biliyorum. Marketlerden ya da kahve zincirlerinden aldığınız kahvelerin ambalajları üzerinde bir son tüketim tarihi bulunur. Gıda maddelerinin tamamında yasal olarak bir son tüketim tarihi bulunmalıdır, bulunacaktır ve kahve paketinizin üzerinde okuduğunuz tarih, devletin yasaları gereği izin verdiği süreçtir, onu bir kalem geçelim.


Eğer ambalaj üzerinde üretim tarihi veya kavurma tarihi yazılıysa, ki ideali budur, o tarihe odaklanalım ve kendi son tüketim tarihimizi kendimiz belirleyelim.

Eğer gerçekten aromatik, lezzetli, keyifli bir kahve içmek istiyorsak son kullanma tarihimiz çekirdek kahve için üretim tarihinden itibaren 6 ila 8 hafta arasıdır.

Paketi açtığımız an itibariyle bu süre 1 haftaya, öğüttüğümüz andan itibaren ise 15 dakikaya düşecektir.

Kahve öğütüldükten sonraki ilk 15 dakikada aromanın %50 sini kaybeder. Evet yanlış okumadınız aromanın yarısı uçar gider. Yani kahve çekirdeği uçucu yağlar içerir derken şaka yapmıyordum.


Tam da bu sebepten dolayıdır ki satın aldığımız paket kahveleri öğüttürüp saklamak yerine en basitinden bir el değirmeni edinmeli veya kahveyi evde kendimiz öğütecek bir teçhizat sahibi olmalıyız. Eğer bütçemiz müsait ise elektrikli bir değirmen ile öğütme sürecini yorulmadan ve daha hızlı geçirebiliriz.

(Şu an herkesin aklında mutfak dolabındaki bilmem kaç gün önce alınmış, öğütülmüş Türk kahvesi olduğunu biliyorum, evet aynen öyle, hepsi de bayat) kahveyi buzdolabında veya hava geçirmeyen pahalı saklama kaplarında bulundurmanız da bu acı gerçeği değiştirmiyor.

Yine birçoğunuzu üzecek bir haberim daha var; kahve buzdolabında saklanmaz…

Bir kere kahvenin koku eşiği çok düşüktür ve  bulunduğu ortamdaki tüm kokuları üzerine çeker:


Bu nedenle “roastery” adını verdiğimiz kavurmahanelerde çalışanların parfüm kullanması veya kokulu temizlik maddeleri ile temizlik yapılması yasaktır. Kahvenin koku absorbe etme özelliği o kadar yüksektir ki öğütülmüş bayat kahveyi kedi kumu kokusunu alsın diye kullanmaya başladım.

Ayrıca kahve nemi hiç sevmez, aromatik niteliğini kaybetmesinde hızlandırıcı bir etkendir nem.

Serin, kuru, güneş almayan bir ortam kahve saklamak için yeterli, contalı kapaklı bir kavanoz işimizi görür. (Hem zaten kavanoza koyduğumuz çekirdek kahvemizi en fazla 1 hafta içerisinde tüketeceğiz)

Kahvemizi nasıl satın alıp saklayacağımızı öğrendiğimize göre hangi kahveyi seçmemiz gerektiğine geçebiliriz.


Aslında her konuda olduğu gibi bu konuda da zevkler ve renkler tartışılmaz ilkesi geçerli çünkü neticede ağız tadı göreceli bir kavram. Kimi insan meyvemsi, çiçeksi notalara haiz bir Afrika kahvesi severken kimi daha yumuşak içimli, karamel, çikolata tadlarına yakın bir Güney Amerika kahvesi, kimi ise Baharatlı aromalar barındıran bir Asya Pasifik kahvesini sevebilir.

Kahvenin karekterini belirleyen, yetiştiği iklim, toprak yapısı, bitki örtüsü, irtifa dışında kavurma metodu da damağımızın tercih ettiği profili tanımlar. Kısacası kahve de insan gibidir; DNA’sı temel özelliklerini belirleyebilir ama yetiştirilme tarzı ve ortam, ortaya çıkan sonuç üzerinde bir o kadar etkili olacaktır.

Daha asidik ve aromatik canlı bir hafif kavrum mu, Rahat içimli ve dengeli bir orta kavrum mu yoksa acımsı yoğun gövdeli bir koyu kavrum mu?

Sizin kahvenizin hangisi olduğunu çok fazla kahve tadımı yaparak öğrenebilirsiniz. Üstelik bunu kendi zevklerinizi anlamaya yönelik bir yolculuk olarak da düşünebilirsiniz. Belki tercih ettiğiniz kahve tadının kişiliğinizle derin bir bağı vardır, kim bilir?

Günümüzde kahve çok büyük ve önemli bir sektör. Marka değeri en yüksek şirketler arasında kahve zincirleri var ve dünyanın her köşesinde beliriveren bu standart işletmeler, sizi kahve ile ilgili ihtiyacınız olan her şeye en iyi ve en “adil” şekilde ulaştırmayı vaat ediyor.

Ancak naçizane önerim: Kahvenizi fabrikasyon üretim yapan ve muhtemelen kavurma süresinin üzerinden epey zaman geçmiş büyük markalardan ziyade kendi kahvesini kavuran veya kavurtan küçük işletmelerden seçin.


Marka çalışması ne kadar iyi yapılmış olursa olsun, İyi kahveyi süpermarket  raflarında aramak  Ağustos ayında İzmir’de kardan adam aramaya benzer. Yani en iyi şartlarda bile şansınızın yaver gitmeme olasılığı yüksektir.

Mahallenizdeki küçük işletmeye şans verin; pırıl pırıl camlı kocaman kahve zinciri  mağazalarının yanında gözünüze pek kagir görünen o küçük kahve dükkanı, gerçek bir kahve tutkununun büyük hayali sonucu doğmuş olabilir.

Satın almadan önce mutlaka farklı karakterdeki kahvelerden tadım yapın. Sizi en çok gülümseten, zihninizde tatlı bir ritim duygusu yaratan kahvenizi alabildiğiniz en küçük paket ile satın alın; böylece bayatlama riskini en aza indirmiş olursunuz.


Tadım yapmak için her sonbahar gerçekleşen kahve festivalleri harika fırsat. İrili ufaklı birçok yerel üreticiyi aynı platformda yakalayıp karşılaştırma yapmak, aradığınız kahveyi bulmanızı kolaylaştıracaktır.

Şık bir fincana doldurup yanına güneş gözlüğü kitap ikilisi ile iyi bir arka fonda fotoğraflayarak sosyal medyada yayınlamayı da unutmayın…


Hashtag; kahve, huzur, kitap 

Tamamını Oku