Connect with us

Yazarlar

Küresel Gıda Krizine Çözüm: YENİDEN YERELE DÖNÜŞ

Gıda fiyatlarındaki bütün dünyada karşılaşılan bu anormallik neden yaşanıyor? Nerelerden kaynaklanıyor? Ülkelerin ana gıda kaynağı olan tarım sektörlerindeki durum ne?

Yayınlanma zamanı

-

“Dilimiz yettiğince, söyleyip durduk. Her fırsatta yineledik. Yine söylüyoruz. Bıkmadan tekrar ediyoruz: Küresel gıda krizine karşı mücadelede en önemli koruyucu silah olan insanlığın geleceği için sürdürülebilir gıda sistemlerine geçiş; üretim, ticaret ve tüketimde ‘Yeniden Yerele Dönüş’ü temel almalıdır. Yeniden yerele dönüş, küresel gıda krizine set çekebilecek geçiş süreci için en önemli anahtardır.”

Aslında okuduğunuz bu satırlar yazımın finali. O zaman gelin birlikte en başa dönelim:

Krizlerin üst üste yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. Siyasi kriz, ekonomik kriz, yönetim krizleri, darbe krizi… Tüm bu krizleri, tüm tehditlerine rağmen doğru yöntemlerle aşmak mümkün. Bu yazının temasını oluşturan gıda krizi ise tüm dünya için, hepimiz için hayati bir önem taşıyor. Evet, diğer krizler de hayatî önem taşıyor ama “dönüş” her daim mümkün. Gıda krizi aşılamazsa, zamanında önlemler alınamazsa, konunun ciddiyeti yeterince anlaşılamazsa “her şey için geç” olabilecek bir sona doğru gitmekten kurtulamayız. Elbette moral bozmayalım ama bu konuyu irdeleyelim ve sorularımıza cevap arayalım.

Hatta irdelemeye doğrudan verilerle başlayalım: Dünya üzerinde 1.25 milyar insan, günde 1 doların altında bir gelirle yaşamaya çalışıyor. Bu da demek oluyor ki, yaklaşık 900 milyon insan, tam anlamıyla açlık tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor. Günde 2 dolara ancak asgarî derecede bir kalori edinebilmek mümkün. Oysa günde 2 dolardan az bir gelirle yaşamaya çalışan insan sayısı da, 3 milyarı aşıyor.

Ve bu arada…

Gıda fiyatları da arttıkça artıyor. Raflar yiyeceklerle dolu. Ne var ki, yiyecek fiyatları tüm dünyada pazar normalinin üzerinde seyrediyor.

İyi yemek, kaliteli mutfak, tamam… Tamam da küresel gıda krizinin çanları, eğer kulak vermezsek orta gelecekte bizim için de çalacağa benziyor.

O zaman soralım:

Gıda fiyatlarındaki bütün dünyada karşılaşılan bu anormallik neden yaşanıyor? Nerelerden kaynaklanıyor? Ülkelerin ana gıda kaynağı olan tarım sektörlerindeki durum ne?

Farkındayım, bu pek de alışkın olmadığınız bir mutfak yazısı… Dilerseniz, olguyu sürecin en başından itibaren ele alalım:

Dünya gıda piyasalarında dinamikler hızla değişiyor. Az gelişmiş ülkelerde kontrolsüz bir şekilde artan nüfus ve gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomik büyüme, gıda talebini arttırıyor. Ve sıkı durun: 2050 yılına kadar da bu talebin ikiye katlanması bekleniyor.

Oysa gıda var. Peki, var da neden varlık içinde yokluk çekeceğiz diye korkuyoruz?

GIDA

Önce temel kavramı hatırlatarak yola çıkalım: Gıda dediğimiz nedir?

Gıda, canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli maddelerdir. Yeryüzünde varoluşlarından itibaren insanlar; kara hayvanlarını avlayarak, balık tutarak, ekim yaparak, tohum, meyve ve sebze toplayarak gıda ihtiyaçlarını temin etmişlerdir.

Peki, 21. yüzyılda insanlığın karşı karşıya bulunduğu en önemli sorunlardan biri, neden gıda sorunudur? Çünkü temel gıdalarımızdaki çeşitlilik ve bolluğun sona erme tehlikesi, bir yandan ‘açlık’ olgusunu beslemekte. Diğer yandan ‘Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar’ (GDO), hem gıda kaynaklarının dejenerasyonu hem de doğal olarak insanoğlunun sağlığı açısından büyük bir tehdit oluşturmaktadır.

Hatırlayalım: GDO’lar, bir canlının gen diziliminin değiştirilmesi ya da ona kendi özgün karakterinde bulunmayan bambaşka bir karakter kazandırılması yoluyla elde edilen canlı organizmalardır. Bir canlıdan diğerine gen aktarımı; bir çeşit kesme, yapıştırma ve çoğaltma işlemi olup genetik mühendisleri (Genetik mühendisliğinin uygulamaları, 1990’ların ortalarında başlamıştır. Doğal koşullarda gerçekleşmeyen, özel yöntemlerle DNA kimliğinin farklı türlere transfer edilmesidir.) tarafından gerçekleştirilmektedir. Aktarılacak olan gen, bulunmakta olduğu canlının DNA’sından kesilerek çıkartılmakta; bunun ardından vektör adı verilen taşıyıcı virüs ile birlikte DNA molekülüne yapıştırılmaktadır.

“Frankeştayn gıda” olarak da nitelendirilen bu GDO’lar; bugün kolera bakterisi geni taşıyan yonca, akrep geni taşıyan pamuk, tavuk genli patates, balık genli domates ve daha birçok şekillerde karşımıza çıkmaktadır.

Demek ki gıda sürecinde ilk halka olan tohumun geleceği, tam anlamıyla tehdit altındadır. İnsanoğlunun gıda gereksinimini karşılamakta kullanılabilen 80 bin adet yenilebilir bitkinin bugün sadece ve sadece 150 tanesinin ekimi yapılmakta ve yine ancak 8 tanesi küresel ticarete konu olmaktadır.

Bu tablo, tohumların ve ürün çeşitlerinin geri dönülmez bir şekilde kayboluşunu en açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

Tüketimde Tekelleşme

Yiyecekte tekelleşme, yerel gıda sistemlerini çoktan devre dışı bırakmıştır. Bu konuda birkaç örnek vermek bile yeterli olacaktır:

– 2005 yılından itibaren dünyanın en büyük 10 tohum şirketi, dünyanın ticarî tohum satışlarının yüzde 50’sinden fazla bir kısmını elinde tutmaktadır.

– 5 hububat ticareti şirketi 2000 yılından bu yana ‘Dünya Tahıl Pazarı’nın yüzde 75’ine hükmetmekte ve fiyatların belirlenmesinde başrol oynamaktadır.

– Söz gelimi sebze tohumu pazarından Monsanto adında bir şirket (GDO’lu ürünler pazarlayan bir Amerikan firması) dünya üzerindeki fasulyede yüzde 31, salatalık tohumlarında yüzde 38, acı biberde yüzde 34, tatlı biberde yüzde 29, domates tohumunda yüzde 23, soğanda yüzde 25 oranında bir paya sahiptir.

– Arjantin ve Brezilya, GDO’lu soya fasulyesini Avrupa’ya ihraç etmektedir. Bu fasulye, hayvan besiciliğinde kullanılmaktadır.

– Kaynaklardaki tekelleşme; obezite, diyabet ve kalp krizleri gibi gıdaya bağlı hastalıkları artırmaktadır. Çin’de 2025 yılında tüm ölümlerin yüzde 52’sinin beslenme ile ilgili kronik hastalıkların oluşturacağı öngörülmektedir.

AÇLIK         

Sıkı durun: Bugün, dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 16’sı açlık ile mücadele etmektedir.

Son 4 yıl içinde açlık çeken insan sayısı 100 milyon artış göstermiştir. Bu artışın ana nedenlerinden biri, temel gıda maddelerinin fiyatlarındaki dalgalanmadır.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) verilerine göre, dünya üzerinde 900 milyon insan yetersiz beslenmekte ve her yıl 5 yaşın altındaki 8 milyon çocuk, bu nedenle yaşamını yitirmektedir.

Şimdi, şu çelişkilere bakar mısınız?

Dünyada makyaj malzemesi için yapılan harcamalar, yılda 18 milyar dolardır. Dünyadaki tüm kadınların üreme sağlığı için gerekli para ise 12 milyar dolardır. Avrupa ve ABD’de evde beslenen hayvanların mamalarına harcanan para da 17 milyar dolar tutmaktadır. Bir hesaba göre tüm dünya üzerinde açlığın ve yetersiz beslenmenin sona erdirilmesi için gerekli para sadece 19 milyar dolardır.

Bu arada:

Parfüm için harcanan para, 15 milyar dolar; evrensel okur-yazarlığın sağlanması için gereken yıllık ek yatırım ise 5 milyar dolar civarındadır.

Deniz yolculuklarına harcanan para, 14 milyar dolar; dünyada herkese temiz içme suyu sağlanması için gerekli para ise 10 milyar dolardır.

Avrupa’da dondurmaya harcanan para 11 milyar dolar; her çocuğun aşılanması için gerekli miktar ise 1.3 milyar dolardır.

Ne yazıktır ki küresel gıda krizi ve açlık, dünyada herkese yetecek kadar yiyecek olmadığından değil, herkes ona sahip olamadığı için yaşanmaktadır.

KÜRESEL GIDA KRİZİNİN GÖSTERGELERİ

Dünyanın istisnasız bütün uzmanları, insanlık tarihinin bugüne kadar yaşamadığı boyutta bir küresel gıda krizinin gelmekte olduğu konusunda ortak görüştedir. Bu uzmanlara göre bu büyük felaketin bazı temel göstergeleri söz konusudur:

*Dünya Bankası verilerine göre son 1 yıl içinde anormal fiyat yükselmeleri yüzünden en yoksul kesime 44 milyon insan eklenmiştir.

*Yerküre, tarım için kullanılabilir alanlarını büyük bir hızla yitirmektedir. Ekilebilir arazilerin üçte biri tehlike altındadır.

*Söz gelimi ABD’de tarım arazilerinin üçte biri, petrol arama çalışmalarına tahsis edilmiştir.

*Orta Doğu’da su sıkıntısı nedeniyle tarım arazilerinin önemli bir bölümü, ekim yapılamaz bir hale gelmiştir.

*Dünya Bankası verilerine göre ‘akifer’ adı verilen, suyun çok uzak mesafelere gitmesini sağlayan, yer altı sularını pınarlara ve kuyulara ileten gözenekli toprak ya da jeolojik oluşumun yok olması, Çin’de 130 milyon, Hindistan’da ise 175 milyon insan için gereken gıda üretimini tehlikeye sokmuştur.

*Amerikalıların deyimiyle ekmek sepetleri, kuru fırınlara dönüşmektedir.

*Afrika ve Orta Doğu’da 22 ülkede tahıl ekim alanları Ug99 adı verilen bir tahıl başağı dejenerasyonu ile karşı karşıya bulunmaktadır.

*Uzak Doğu’da tsunamiler ve nükleer etkileşimler, özellikle Japonya’da çoğu tarım alanını kullanılamaz kılmıştır.

*En olumsuz faktörlerden biri, tarımsal üretimin genelde akaryakıt fiyatlarından yüksek oranda etkilenmesidir. Petrol fiyatları yükseldikçe, tarım ürünlerinin fiyatları da otomatikman tırmanışa geçmektedir.

*Gübre sıkıntısı da ciddi sorunlardan biridir. The Global Phosphorus Research Initiative kuruluşunun verilerine göre, 30 ile 40 yıl içinde dünya, gübrenin temel maddesi olan fosfor ile ilgili olarak tedarik sıkıntısı yaşayacaktır.

*Gıda enflasyonu yerkürede ekonomilerin en önemli sorunudur. Söz gelimi Hindistan’da yıllık gıda ürünleri enflasyonu, bütün çabalara rağmen yüzde 20’nin altına inmemektedir.

*Dünya Bankası verilerine göre son 12 ay içindeki küresel gıda fiyat artışı ortalaması yüzde 36’dır.

*Buğday fiyatları bir yıl içinde iki katına çıkmıştır.

*Tahıl ürünlerinin fiyatları da aynı şekilde iki misli olmuştur.

*Soya fasulyesi 12 ayda yüzde 50 pahalılaşmıştır.

PEKİ, NE YAPMALI?

Gıda, insanoğlunun sağlıklı ve onurlu bir yaşam sürebilmesi için temel hammaddedir. Gıda güvenliği de insan sermayesinin gelecek nesillerini oluşturabilmeyi sağlamasını mümkün kılabilecek ön koşuldur.

Gıdaya ulaşım, hangi ülke söz konusu olursa olsun, tartışmasız en temel evrensel insan hakkıdır. Ne var ki çoğu zaman kâğıt üzerinde kalmaktadır bu temel hak. Yerküre nüfusunun yüzde 10’unu aşan bir kitle, bu konuda güvensiz bir yaşam sürmektedir.

Günümüzde gıda güvenliği, üretim istatistiklerinden öte bir olgudur. Üretim ve tüketimi aşan zorluklar söz konusudur.

Düşük HDI (Human Development Index – Düşük Gelişim Endeksi) grubu ülkelerinde, tarımsal ürünlerin yüzde 40’ı, tarım alanlarında yitirilmektedir. HDI düzeyi yükseldiği zaman da bu, kayıp piyasaya sunma ve stoklama aşamalarında gerçekleşmektedir.

HDI düzeyi en yüksek ülkelerde ise gıdaların yüzde 60’ı restoranlar ve evlerde heder olmaktadır.

Akıllarınıza takılan soruyu duyar gibi oluyorum. “E peki, ne yapmalıyız ki bu gıda sorunun üstesinden gelebilelim?”

Gıda ve beslenme uzmanlarının büyük bir bölümü şöyle cevaplandırıyorlar bu soruyu:

Gıdanın Geleceği Manifestosu

Dünya bu gidişat karşısında tamamen duyarsız ve teslimiyetçi midir? Elbette hayır…

Uluslararası komisyon, gıda ve tarımın geleceği üzerine, 2003 yılında ‘Gıdanın Geleceği Manifestosu’nu yayınlamıştır. Bu hareket, gıda ve tarımın sosyal ve ekolojik sürdürülebilirlik açısından en geniş boyutlu kavramsal ortak gücünün dillendirilişi olmuştur.

Çözüm önerileri, temel prensiplerin belirlenmesini sağlamıştır. Acil eylem planları saptanmıştır. Tarımsal-ekolojik gıda güvencesine yönelik saptamalar ve ilkeler şu şekilde sıralanmaktadır:

1) Küreselleşmiş endüstriyel tarım, hem iklim değişikliğini körükler hem de iklim değişikliğine karşı kırılgandır.

2) Ekolojik ve organik tarım, iklim değişikliğini azaltmaya ve uyuma katkıda bulunur.

3) Yerel ve sürdürülebilir gıda sistemlerine geçiş, çevrenin ve halk sağlığının yararınadır.

4) Biyoçeşitlilik, kırılganlığı azaltır; dayanıklılığı arttırır.

5) Genetiği değiştirilmiş tohumlar ve cinsler, tamamen yanlış bir çözümdür ve gıdanın geleceği açısından son derece tehlikeli bir sapmadır.

6) Endüstriyel agro-yakıtlar, tamamen yanlış bir çözüm önerisidir ve tehlikeli bir sapmadan ibarettir. (Tarımsal yakıt anlamına gelen bu uygulamada, klasik benzine bir miktar tarımsal yağ katılmaktadır. Çevrecilere göre, agro-yakıtların doğaya verdiği zararlar, 4 ana başlıkta toplanmaktadır: Agro-yakıtlar sera gazı emilimini artırmaz, azaltır. Agro-yakıtlar fosil yakıt tüketimini azaltmaz, artırır. Agro-yakıtlar yüksek fosil yakıt tüketimine dayalı endüstriyel tarım uygulamasını artırır. Agro-yakıt endüstrisi yüksek oranda atık su yaratır.)

7) Suyu koruma hedefi, sürdürülebilir tarımın ana ilkesidir.

8) İklim değişikliklerine uyum için, bilgi yönünden bir eğitimsel geçiş süreci yaşanmalıdır.

9) Sürdürülebilir ve eşitlikçi bir gıda geleceğine doğru ekonomik geçişte, gıda güvencesini teminat altına alabilmek için – sınırsız tüketim, yanlış ekonomik göstergelerle büyüme paradigmaları, demokratik katılımcılık, yaşam kalitesinin yükseltilmesi gibi faktörler de dikkate alınmalıdır.

Manifestonun Eylem Planları

Söz konusu manifesto, iki düzeyde eylemler önermektedir: Halk eylemleri ve politik eylemler.

Halk eylemleri:

1) Biyoçeşitliliği koruyun ve teşvik edin. Bu çeşitliliğe arka bahçenizde ve çiftliklerinizde başlayın.

2) Kimyasal ve enerji yoğun tarımsal uygulamalardan, ekolojik ve organik gıda üretimine geçin.

3) Su tasarruflu tarımı seçin. Yoğun sulama ve artezyen kuyularının yerine, su biriktirmeyi ana amaç edinin.

4) Çiftçi pazarlarını, yerel, organik, taze mevsimlik ürünleri, kısa ve az aracılı zincirleri tercih edin. Böylece enerji yükünü hafifletin.

5) Yerel gıda ekonomilerini yeniden inşa etmeye yönelik girişimleri başlatın ve destekleyin.

6) Tüketiciler, yerel topluluklar ve çiftçiler için demokratik alanlar yaratın.

Politik eylemler:

1) Fosil yakıta dayanan gıda ekonomilerine verilen desteği durdurun. Bu belge sizleri; Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, bölgesel ve küresel finans kurumları, baraj inşaatları, boru hattı, sulama projeleri ve devasa ulaşım altyapıları gibi fosil yakıt tabanlı büyük projelere parasal destekleri durdurmaya davet eder.

2) Agro-yakıtlara uygulanan destekleri ve bunların kullanımlarını zorunlu kılan yasaları kaldırın.

3) Kamu yatırımlarını, gıda güvencesini artırırken iklimden kaynaklanan riskleri azaltan ekolojik, yerel ve organik gıda maddelerine aktarın.

4) Dünya Ticaret Örgütü’nün gıda konusuna zarar veren kilit kurallarının değişmesi için faaliyet gösterin.

Uzayı fethetme yolundaki insanoğlunun, çocuklarının açlık nedenlerini keşfedememesi karşısında söyleyecek bir şey bulamıyor ve yazımı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazar Pearl S. Buck’ın (1892-1973) beni çok etkileyen bir ifadesi ile noktalıyorum:

“Aç bir insan, doğruyu veya yanlışı göremez… Görebildiği tek şey kalmıştır geriye: GIDA!”

Tamamını Oku
Reklam
Yorum yapmak için tıklayın

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarlar

SOKAK LEZZETLERİ YERİNE KONSERVE TON YEMEK İSTİYORMUŞUZ…!

AKIL DURDU, KALP SOĞUDU. DİL DE SUSUNCA VAZGEÇTİM

Published

on

Sokak lezzetleri gastronomi dünyasında bir değer olarak kabul ediliyor. Sokakta satılan ve adına SOKAK LEZZETLERİ denen yiyecekler, ülkeler ve kültürler arasında büyük farklılıklar gösteriyorlar ve bu lezzetler tüketicilerin sosyo-ekonomik durumuna ve yerel halkın yemek kültürüne göre değişiklikler gösteriyor.

Yüzlerce yıllık sokak lezzetleri tüm dünyada yeni bir ivme kazanmışken ülkemizin sokak lezzetlerini aşağılayan bir yaklaşımla KONSERVE TON yiyelim düşüncesi hangi sivri zekanındır onu bilmiyorum ama bu ülkede her şeyin mümkün olabileceğini biliyorum. Aslında sokak yemeklerinin eksik yönleri ya da abartıya kaçan sözüm ona Show adı altındaki şaklabanlıkları konusunda her aklı başında bir lezzet düşküne kadar benim de rahatsızlıklarım var. Ama reklam yapacağım diye böyle bir mukayese ve sonunda KONSERVE ürünü öne çıkarma çabası anlaşılabilir bir durum değil.

Tam da burada dikkat çekici bir durum var bu konuda ülkemizin Gastronomi sektöründen en çok beslenen kalemleri ortalıkta yok buradan iki sonuç çıkar ya bu düşünceyi doğru buluyorlar ya da ahbap çavuş ilişkisi. Kaldı ki ben bu reklama kadar KONSERVE TON ve diğer Dardanel ürünlerine çok ta uzak biri değilim. “Sokak lezzetleri turistlere, bölge kültürünün bir parçası olabilme imkânı sağladığı için turizmin çeşitlendirilmesinde ve geliştirilmesinde her geçen gün daha fazla ön plana çıkmakta ve önemi artmaktadır (Choi, Lee ve Ok, 2013; Ballı, 2016).  Ülkemizin kültür dokusu, binlerce yıla dayanan birikimi, coğrafi konumu, mevsimsel özellikleri ile oldukça zengin sokak lezzetlerine sahiptir. Bu zenginliğin içinde bir yiyecek ve içecek gurubunun KONSERVE bir ürün ile mukayese ederek SOKAK lezzetlerini aşağılaması kabul edilemez.

TAVUK PİLAV, DÖNER EKMEK, KÖFTE EKMEK, BALIK EKMEK, KOKOREÇ, MİDYE DOLMA, KEBAP DÜRÜMLER, HALKA TATLISI, ŞAMBALİ TATLISI, LOKMA TATLISI gibi daha onlarca lezzeti sadece kötü örneklerden yola çıkarak aşağılamak kimsenin haddine değildir. İlgili firma bu reklamı ortaya çıkaranlardan hesabını sormalı kendisi de çıkıp bu lezzetleri ortaya çıkaran bu ülke insanlarından özür dilemelidir. Bizlere düşende DARDANEL ürünlerine karşı mesafe koymaktır. Hiçbir konuda toplumsal reaksiyon gösterememe alışkanlığından kurtulmalı yanlış yapıldığında bir karşılığı ve bedeli olacağı hatırlatılmalı. Çünkü sokak lezzetleri sadece ekonomik ve lezzetli bir karın doyurma hadisesi değil aynı zamanda ülkelerdeki yöresel yemek alışkanlıklarının sürdürülmesinde, kültürel ve sosyal mirasın korunmasında önemli bir rol taşımaktadır.

Aslında bu konuda Kültür ve Turizm Bakanlığının da bir yorumu olmalı ama elbette böyle bir lüks beklentimiz yoktur. Diğer taraftan Sayın Emine ERDOĞAN tarafından Türk Mutfak Kültürü adına bir kaynak çalışması yapıldığını biliyor ve takdirle yakından izliyoruz keşke hanımefendi Türk Mutfak Kültürünün en önemli varlıklarından SOKAK LEZZETLERİ ne yönelik bu aymazlık hakkında da bir yorum yapsa idi. Tamda burada aklıma Frida KAHLO tarafından söylenen muhteşem söz geldi.  AKIL DURDU, KALP SOĞUDU. DİL DE SUSUNCA VAZGEÇTİM. –  Ama ben vaz geçenlerden değilim yanlışlar üzerinden doğrular yargılanamaz diyorum ve bu düşünceye inanan herkesi duyarlı olmaya çağırıyorum.

Tamamını Oku

Yazarlar

LİDYA ELMASI: KESTANE

Hepsi tamam ama kestane asla “sadece bir atıştırmalık “değildir!

Published

on

Sobalı evlerde büyüyen “ dünün çocukları” iyi bilir kestane kebabın kokusunu.

O yıllarda özellikle zorlu kış aylarında kestane mutluluk sebebimizdi. Bugün olduğu gibi her mevsim bulunmazdı yani aklı yeni yeten çocuklar kestaneyi tezgahlarda gördüklerinde kış ayında olduklarını yılbaşına günler kaldığını anlayabilirlerdi.

Kestane ve haşlanmış mısır yan yana satılmaya başladığından beri çocukların mevsimi tezgahta bulunan ürünlere göre tahmin etmemelerini diliyorum.(kızgın surat)

Kimi kebap olarak sever kimi şekerine bayılır. Bazıları haşlamasını sever. Dondurmasının tutkunları vardır. Yılbaşı sofralarında hindinin yoldaşıdır. Pastacılık malzemelerinde altın üründür. Doğal antibiyotikli balı şifa kaynağıdır. Saç boyalarına rengini verir. Ağacından yapılan kerestelerinin sağlamlığı ve suya dayanaklılığı dillere destandır. İtalyanlar kestane ağacından fıçı yaparlar. Toskana bölgesinde bir süredir kestane bira bile yapılıyor. Bitmedi, kestane kabuğundan da teknolojinin son noktası aktif karbon yapılıyor.

Hepsi tamam ama kestane asla “sadece bir atıştırmalık “değildir!

Kestane ağacı, ekmek ağacı olarak da bilinir. Hem bereketinden hem de unundan ekmek yapıldığı için.

Özellikle çocuklardaki laktoz alerjisine karşı kestane unundan faydalanılıyor. Gluten içermediğinden Çölyak hastalarının temel gıda maddesi konumunda.

Doğal şartlar altında yetişiyor, suni gübre yok, tarımsal ilaç yok kelimenin tam anlamıyla “organik”; çünkü kendi kendini besliyor, düşen yapraklarıyla kendi gübresini yapıyor.

Zaten bu kadar kıymetli olmasa Kızılderililer ilaç yapımında kullanmazdı diye düşünüyor insan. Antik çağ hekimleri dizanteri ve köpek ısırmalarına karşı hastalarına ilaç olarak kestaneyi önerdiği de kaynaklarda mevcut.

Geçtiğimiz aylarda üniversitelerimizden birinde kestane ağacının antioksidan kaynağı olan kurutulmuş çiçeklerinden çay üretilmeye başlandı. Bir başka üniversitemizde ise kestane özlü kozmetik ürünleri üretmek üzere çalışmalara başlandı.

Büyük yanılgılardan biri de memleketimizde kestanenin Bursa’da yetiştirildiğinin sanılması oysa Aydın yetiştirdiği kestaneyi Bursa’ya yolluyor. Fakat ne kadar güzel işleyip kestane şekeri yapıyorlarsa kestanenin başkenti olarak anılıyorlar. 80’li yıllarda Bursa’ya gidene heyecanla sipariş verilirken şimdi her yerde ulaşılabiliyor.

Kestanenin ilk kez Lidya uygarlığında çıktığı bu yüzden Lidya elması adını aldığı söyleniyor. Sonrasında bütün uygarlıklarda özel bir ürün olarak yerini hep koruyor.

Tezgahlarda pahalı bulduğumuz kestane, 15-20 metrelik ağaçlarda upuzun sırıklarla yere düşürerek toplanıyor. Hiç kolay değil o kadar uzun ağaçlarda uzun sırıklarla çalışmak bu yüzden tecrübeli sırıkçılar çalışıyor. Tek bir ağaçtaki hasat uzun saatler alıyor. Dikenleri yüzünden mutlaka eldivenle toplanması gerekiyor (deniz kestanesine isim annesi olmasının nedeni bu dikenler). Toplanan dikenli kestaneler “hayat” adı verilen bir yerde gömülüp üzerleri dallar ve eğrelti otlarıyla örtülüyor. Dikenli kabukları çatlayana kadar burada tokaç adı verilen bir aletle kabuklarından ayrıldıktan sonra ise açık bir alanda 2 ay kurutuluyor. Sonrasında boyutlarına göre tasnif ediliyor. Bir yıl sürüyor kestanenin dalından ürün olarak bize ulaşması bu süreye uzun diyoruz ama Anadolu’da en yaşlı kestane ağacı 1000 yaşını geçeli 15 yıl oluyor. İçinde bulunduğumuz her şey doğaya ait.        

Sonuç, ağaçlar hancı biz yolcu…

Tamamını Oku