Connect with us

Yazarlar

Hem Kaynasın, Hem Oynasın

Bakliyat deyip de geçmeyin. Üretimi ekonomiktir; toprak için besleyici… Açlığa en kolay çözüm; tok tutar. Üstelik sadece boş mideleri değil, ekildiği toprağı bile besler.

Yayınlanma zamanı

-

“Kuru fasulyeden bezelyeye her çeşit bakliyat; ucuz, lezzetli ve içerdiği yüksek orandaki protein ve önemli mikro besinlerle, özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki insanların sağlık ve yaşamlarını olumlu etkiliyor.” 10 Kasım tarihinde resmî olarak başlatılan 2016 Uluslararası Bakliyat Yılı için BM’nin mesajı bu oldu. FAO Genel Direktörü José Graziano da Silva, “Bakliyatın, beslenme düzenlerinde önemli olduğu ve küçük ölçekli çiftçiler tarafından yetiştirildiği Latin Amerika, Afrika ve Asya’da bakliyatların, gıda güvenliği açısından önemi yadsınamaz.” dedi. Seçilen slogan da durumu gayet güzel açıklıyor:

 “Sürdürülebilir Gelecek İçin Besleyici Tohumlar”

Bakliyat deyip de geçmeyin. Üretimi ekonomiktir; toprak için besleyici… Açlığa en kolay çözüm; tok tutar. Üstelik sadece boş mideleri değil, ekildiği toprağı bile besler.

Küresel Gıda Krizi’ne karşı, çaredir ‘bakliyat’.

Dünyada aç insan sayısı 1 milyara yaklaşmışken, “abur cubur, olacağı budur” deyip geçmek mümkün olamayacağına göre, önlem bulmak zorundadır insanoğlu ve bu olası önlemlerden birinin doğal ev sahibidir Türkiye. Türk mutfağının geleneksel besin kaynaklarından olan baklagiller, yüzlerce yıldan bu yana yemek kültürümüzün önemli bir kısmını oluşturur. Antik dönemlerde Mezopotamyalılar, Mısırlılar, Akdenizliler, Macarlar, Truvalılar tarafından da kullanılan bakliyatın geçmişi yaklaşık 5 bin yıl öncesine dayanır.

Bilindiği kadarı ile Cilalı Taş Devri’nde mercimek ve bezelye ekimi yapılmıştır. Ekim alanları, Ortadoğu havzası ve Tuna kıyılarıdır. Özellikle Tuna kıyılarında 6 bin yıl öncesine kadar uzanır.

Türkiye, mercimek ve nohut üretimi yapılan dünyadaki dört ülkeden biridir. Neden?

Çünkü toprak yapısı uygundur. Tohumlarımız yerlidir. Ekim deneyimimiz yeterlidir.

BAKLAGİLLER HAKKINDA BİLMEDİKLERİMİZ

Tam bu noktada; madem bu yıl dünyada bakliyat yılı ve madem biz bakliyat ülkesiyiz… “Bu konuyla ilgili çalışmalar yapılıyor mu? İhracatın artırılması için ayağımıza gelen bu fırsat değerlendiriliyor mu? Bakliyat gibi bir beslenme hazinesine sahip olmanın avantajlarını kullanıyor muyuz?”  gibi sorular üşüşüyor aklıma.

Bunu ayrı bir yazı konusu olarak bir kenara bırakıp, doğal gıda dünyasının süper kahramanlarıyla ilgili kafalarımıza takılan; ama bir türlü dillendiremediğimiz soruların peşine düştüm.

Buyurun, işte o sorular ve cevapları:

Pişirirken o köpük neden ve nereden çıkıyor?

-Onlar ‘saponin’den geliyor. Saponin bir tür biyoaktif glikozit… Yani, saponinler çeşitli bitki türlerinde bulunan bir kimyasal bileşik sınıfı. Kansere, kalbe, kan dolaşımına çok yararlı. O köpükle birlikte acılığı gidiyor. Sizin anlayacağınız zararlı tarafı uçuyor.

-Kaynatırken çıkan o fokurtu, o tantana da neyin nesi?

-İnce bağırsaklarda olduğu gibi bakliyatın içinde de bir çeşit şeker kalıntıları var. Bunları eritebilecek enzimden yoksunuz. Eğer o fokurtular çıkmazsa, bu kalıntılar kalın bağırsağa geçiyor demektir ve o bildiğiniz sesli olgu yaşanır işte o zaman. Gümbürtü, patırtı bulunduğunuz yeri kaplar. Kokusu da cabası.

O nedenle, iyisi mi siz doğru dürüst kaynatın.

Gerçekten bağırsak kanserine iyi mi gelir?

-Hem de nasıl… Savunma sistemimizin üçte ikisi, bağırsaklarla bağlantılıdır. Bu gıdalardaki diyet lifleri, hazmedilemeyen maddelerin vücuttan bir an önce atılmasını sağlıyor. Diğer deyişle, bakliyat, bağırsak kanserini kapıdan kovuyor.

Yani diyet liflerinin tedarikçileri mi bu baklagiller?

-Evet… Evet… Evet… Her 100 gramında 7 gram diyet lifi var. Günde 30 gram diyet lifi alırsanız, siz sağ ben selamet.

Vejetaryenler de mi yesin?

-Hiç durmasınlar. Gerçek bir doğal protein kaynağı çünkü bunlar. Madem et yemiyorlar, bu onlar için tek alternatif gıda… Bakliyatı, tahılla veya pirinçle karıştırsınlar.

Kilo da verdirir mi?

-Hem de ne biçim. Yağı ve kalorisi çok düşüktür.

Çürükleri nasıl ayırt edilir?

-Suyun yüzüne yükselenler, ömürlerini tamamlamıştır. Derhal çöp tenekesine yollayın.

Kuruları, deyim yerinde ise sonsuza kadar yenilebilir mi?

-Bu konuda zaman şampiyonudurlar. Ama yine de kesin bir süre vermeyelim. İyi saklandıkları takdirde, uzun yıllar size eşlik ederler.

Peki, çiğ yenilebilirler mi?

-Asla! Sakın ha! Denemeyin bile. İlginçtir, ancak pişirme sayesinde tamamen uçup giden zehir türleri içerirler. Bazılarında, siyanür bile vardır. Bu nedenle kaynatıldıkları su tamamen dökülmelidir. Zamanında Güney Amerika’da Maya Uygarlığı’nın aşçıları tarafından bile saatlerce kaynatılan bakliyattaki temel zararlı maddeler ‘fitik asit’ ve ‘lektin’dir.

NE OLURSA OLSUN, ÖNCE GÜZEL GÜZEL YIKA!

İster taze, ister kuru olsun; anlayacağınız çok iyi yıkamak gerekir bu bakliyat ürünlerini. Taze olanlar, yıkamadan sonra kurulanır. Kuruların ise suyun yüzeyine çıkanları, derhal çöpe gönderilir.

Kabukları soyulmuş olanlar hariç, pişirmeden önceki gece kaynar suda yumuşamaya yatırılır. 300 gram bakliyat için 1 litre su uygundur. Pişirme işlemi 1 ile 2 saat civarında olmalıdır. Düdüklü tencerede bu sürenin üçte ikisi yeterlidir. Kırmızı mercimek ise yarım saatte pişer. Bütün bakliyat çeşitleri, ancak piştikten sonra tuzlanır. Mercimek, bir parça şeker ve bir atım sirke ile lezzetlendirilebilir.

Modern mutfaklarda bal ve balzamik sirke de kullanılmaktadır.

SAKIN OLA YAPMAYIN

Ve bir “sakın ola”m daha var sizler için.

Sakın ola, hiçbir bakliyat türünü tuzlu suda pişirmeyin. Çünkü bu sebzeleri oluşturan ‘pektin’ denilen maddenin zinciri, aslında şeker molekülleridir. Pişirmenin amacı bu molekül ağını yumuşatmaktır.

Pişirmek nedir?– Termik enerji uygulamaktır.

Bu nedenle tuz, sıcak görünce (Na+Cl), ayrışır. Ayrışınca da baklagillerin yapısını bozar. Size son bir önemli uyarı daha: Bakliyatınızı domates ve sirke gibi asitli katkı maddeleri ile birlikte pişirmeyin. Asit, bu pektin denilen maddenin zincirlerini sertleştirir. Pişirme aşaması uzar da uzar. Yemeğin masaya gelişi gecikir.

BAKLAGİLLERİN YARARLARI

Özellikle kış aylarında vücudumuzu hastalıklara karşı zırh gibi koruyan baklagiller, etten sonra en çok proteine sahip olan besindir. Et kadar protein içerip etten ucuz olması da, diğer bir tercih nedenidir.

1-Kalp hastalıklarına karşı koruyucudur. Günlük 12-33 gram kadar lif tüketimi, kan basıncını düşürerek kalp krizi ölümlerini yüzde 27 oranında azaltır.

2-Diyabeti kontrol altında tutmaya yardımcı olur. Kan şekerinin daha yavaş artışa geçmesini sağlar.

3-Mide, ince ve kalın bağırsağı tedavi eder. Lifler kalın bağırsakta mayalanarak kalsiyum gibi önemli minerallerin emilmesine yardımcı olur.

4-Çözünebilir lifler, kandaki kötü kolesterolü düşürür.

Nelerdir bu ‘bakliyat ailesi’nin en önde gelen bireyleri:

Kuru Fasulye:Tam bir protein deposu olmasının yanı sıra içerdiği hayvansal olmayan protein bakımından da oldukça zengindir. Bu nedenle vejetaryenler tarafından da tercih edilir. Kemik yapısının güçlenmesine yardımcı olurken sinirleri de güçlendirir. Türk mutfağının en temel yemeklerindendir.

Börülce: Dünyaya buradan yayılmıştır. Tazesi, Ege bölgesi yemeklerimizin gözdelerindendir. Taze ve kuru taneleri, yemeklik olarak kullanılır. Protein, nişasta ve vitamin bakımından zengindir.

Bakla: Sakız baklası, Sultani bakla, Bayrampaşa baklası gibi taze yenen çeşitleri vardır. Türkiye’nin hemen her yerinde yetişir. Baklagillere adını veren bu sebze, zengin bitkisel protein ve karbonhidrat içerir. Ayrıca demir ve kalsiyum mineralleri açısından çok zengindir. A, C, B ve B2 vitaminleri de bulunur.

Barbunya:İlkbahar ve yaz aylarında yetişir. Mevsiminde taze olarak kullanılır. Kurutulmuşu da her mevsim sofraların vazgeçilmezlerindendir.

Mercimek:Pul, sıra, kabuklu, kırmızı ve kara gibi çeşitleri ile yurdumuzun hemen her yerinde üretilir. Yeşil mercimek ve kırmızı mercimek olarak tüketilir. Türkiye’de Güney Anadolu, Ege ve Marmara bölgelerinde yetiştirilen mercimek, lifli ve bol proteinli bir besin maddesidir. B vitamini, demir baş olmak üzere; kalsiyum, manganez, sodyum, bakır, çinko ve fosfor mineralleri açısından zengin olup vücuda ve zihne güç verir. Bağışıklık sistemini güçlendirir, gözlere yararlıdır. Enerji vererek yorgunluğu giderir ve kandaki kolesterol oranını düşürür. Kalp ve damar hastalıkları ile şeker hastalığından korunmaya yardımcı olur, aynı zamanda kalp krizi riskini de azaltır.

Bezelye:Bakliyat familyasının önemli türlerinden biridir. Protein ve aminoasit kapsamı yönünden hayvansal kaynaklarla boy ölçüşebilir niteliktedir. Protein, nişasta, fosfor ve B vitaminleri bakımından zengindir.

Nohut: Daha çok İç Anadolu, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yetiştirilen koçbaşı, leblebilik (kuşbaşı), yuvarlak gibi ana çeşitlerinin yanı sıra tırtıllı, kırmızı, kahverengi, alaca, küçük, bezelyemsi, kabak ve siyah gibi alt çeşitleri bulunur. Genellikle kuru halde ya da konservelerde kullanılır. Kavrularak leblebi yapılır. Ezilmiş nohutlardan Humus ve Tahin elde edilir.

Pirinç:Buğdaygillerden otsu bir bitkidir. Çeltik adı da verilir. Türkiye’de birbirinden farklı pirinç cinsleri yetişir. Türk mutfağının temel maddelerindendir. Yeryüzünün en eski yiyеcеklеrindеn bіrі olan pirinç 8 bin yıldır Çin’de tüketilmektedir.

Mısır: Amerikan kökenli bir yiyecektir. Avrupa’ya girmesi ancak Amerika’nın keşfinden sonra olmuştur. Kolaу yetişmesi, püsküllerinin bir çeşit şifalı çayın аnа maddesi olması, yapraklarının aѕma yaprağı gibi bazı yemeklerde kullanılması, tanelerinin doyurucu olmaѕı ve ѕaplarının da hayvanlar için besin olarak değerlendirilmesi, bu yiyeceğe özel bir yer kazandırmıştır.

Soya: Çok kuvvetli (etin 2 misli) proteine sahip bir gıdadır. Bol B vitamini ve mineral vardır. Hem nişastası ve hem de yüzde 30’dan fazla yağı ile çok kuvvetli enerji verir. Adalelerin, sinirlerin, kemiklerin gelişmesini sağlar. Sahip olduğu ve nadir yiyeceklerde bulunan ‘lesitin’ maddesi ile beynin çalışmasını artırır. Hazmı kolaydır.

2016 Bakliyat Yılı… Bir bakliyat ülkesi olarak bunun kıymetini bilelim ve iyisi mi gelin bu kadar dert edinmeyelim. Fasulyemizi koyalım ocağa; bir yandan da mırıldanalım:

“Bu fasulye 7.5 lira…

Hem kaynasın, hem oynasın…”

Dünyadan Farklı Bakliyat Türleri

Adzuki, Aduki – Japonya’dan kırmızı, küçük, sert bir fasulye.

Black Dal – Hindistan’da çok kullanılıyor; özellikle çorbalarda ve ‘idli’ gibi fermente olmuş gıdalarda kullanımı yaygın.

Channa Dal – Sarı, bezelyeye benzer, ama daha küçük ve tatlımsı…

Flageolet Fasulyesi – Küçük, oval, açık yeşil ya da beyaz renkli, hafif aroması olan bir cins…

Haricot Fasulyesi – Küçük ve oval, pişerken formunu koruyan ve baharatı içine hapseden bir tür fasulye.

Urad Dal – Beyaz renkli ve ayırt edici bir aroması olan bir fasulye.

Jacob’s Cattle Fasulyesi – Koyu kırmızı ve beyaz benekleri olan bir tür fasulye.

Lima Fasulyesi – Küçük yeşil bir tür fasulye; özellikle ‘succotash’ isimli yemekte kullanılıyor.

Pinto Fasulyesi – Bej ve kahverengi tonlarda; Meksika mutfağında sıklıkla kullanılıyor.

Marrowfat Bezelyesi – Hasat edilmeden önce tarlada kurutulan, yumuşak, nişasta oranı yüksek ve etli bir tür bezelye.

Bambara Fasulyesi – Batı Afrika’ya özgü bu kahverengi fasulye türü, aynı yer fıstığı gibi toprağın altında yetişmekte.

Tamamını Oku
Reklam
Yorum yapmak için tıklayın

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarlar

Karantina Günleri için Şok Haşlama Yöntemi (Blanching)

Covid-19 karantina günlerinde taze ürünlere erişim zorlaşacak. Evde uzun süre saklanabilen, dayanıklılığı fazla olan besinler için ne yapılabilir?

Published

on

Sosyal mesafelendirme günleriniz için gıda stoğu yaptınız – konserve fasulye, çorbalar, baklagiller (nohut, kurufasulye, mercimek, pirinç vb.), tahıllar. Bu temel besin kaynaklarının hepsi raf ömrü uzun kaynaklar.

Ancak bunun tam tersine sebzeler hakkında kabul etmemiz gereken bir gerçek var: Renkli ve sağlıklı oldukları kadar; bazıları bir hafta veya daha uzun süre tazeliğini koruyabilirken (patates, havuç, soğan), yeşil yapraklılar sadece günler içinde tüketilemeyecek hale gelebilir. 14 günlük bir stok yaptıysanız – COVİD-19’a maruz kalmanız durumunda kendinizi izole etmeniz gereken süre- israf olması yüksek ihtimal gruplardır.

Bir seçenek dondurulmuş sebzeleri kullanmaktır. Ancak, en son markete gittiğimde marketin dondurucu bölümünün talan edildiğini gördüm, dolayısıyla alternatif çözüm üretmek gerekti ve aynı durumda kalmış olanlarınız için evinizde uygulayabileceğiniz saklama yöntemine değinmenin bu kritik kriz günlerinde iyi olacağını düşündüm. Dondurulmuş sebzeler bulamıyorsanız sebzelerinizin daha uzun süre dayanması için evinizde birkaç dakika ayırmayı düşünebilirsiniz.

Yeşil yapraklılarınızın (maydanoz, kişniş, yeşil soğan, kereviz) ömrünü, birkaç günde bir saplarından biraz kırparak, yaklaşık 10dk ılık suda bekleterek ve tekrar 5dk boyunca soğuk suda ıslatarak uzatabilirsiniz.

Diğer sebzelerin pek çoğunu dondurucuda saklamak için hazırlamak mümkün. Tabii ki önceden paketlenmiş ve hazırlanmış olanları satın almak kadar kolay değil ancak taze sebzelerinizin ömrünü uzatabilecek bir yöntem.

ŞOK HAŞLAMA YÖNTEMİ (BLANCHING)

Bu işlem için sadece birkaç temel mutfak eşyası ve dondurucu dostu poşetler gerekecek. Sebzeleri kısa bir süre buharda haşlamak (süre sebzeye göre değişiklik gösterir), soğuk suya atıp süzdükten sonra dondurucuya yerleştirmek gerekir. Rahat hazırlayabilmek için bir tencereye, su ve hazırlamak ve saklamak istediğiniz sebzelere ihtiyaç duyacaksınız. Örnek sebze olarak “brokoli”yi kullansak da aşağıdaki tabloda yer alan tüm sebze çeşitlerini sürelerine göre aynı basamakları izleyerek hazırlayabilirsiniz:Brokoliyi yıkayıp, durulayıp küçük parçalara ayırdık.

Brokoliyi yıkayıp, durulayıp küçük parçalara ayırdık.

Brokoli çiçeklerini küçük parçalar halinde kesin. Aynısını karnabahar için de yapabilirsiniz.

Ekipmanınızı hazırlayın. Buhar için kullanılan aparatlardan faydalanabilirsiniz.

Tencerenin dibine su doldurun. Brokoliyi buhar sepetine koyun ve tencereye yerleştirin. Tencerenin dibine koyduğunuz su ile sebzeleriniz arasında boşluk olmalıdır (yaklaşık 5 cm).

Bu işlemin arkasındaki bilim oldukça basit. Sebzeler doğal olarak çürümeye başlamak için çevresindeki diğer sebzelerle iletişim kuran enzimleri serbest bırakır. Lezzetini, rengini ve dokusunu kaybetmeye başlar. Şok haşlama bu enzimleri devre dışı bırakarak, aktivitelerini durdurur.

Şok haşlama ayrıca sebzelerin yüzeyinde kalmış olabilecek kirleri ve küçük organizmaları da temizleyecektir. Sebzeler hafif yumuşayacaktır ancak bu teknik ile renkleri de canlanacak ve vitamin ve mineral içeriğini kaybetme oranı da yavaşlayacaktır.

Ocak ısısını yüksek seviyeye getirin ve su kaynamaya başladığında tencerenin üstünü kapağıyla kapatın. Bu işlemin tek karmaşık diyebileceğimiz kısmı her sebzenin aynı sürede buharda şoklanmasına gerek olmadığıdır.

Brokoli için 5 dk, brüksel lahanası için 4 dk, küçük doğranmış havuçlar için 2 dk yeterli olacaktır.

Sebze çeşitlerinin buharda şoklanması için gereken süre:

Sebzeleri ateşten alın ve soğuk sudan geçirdikten sonra bir kaseye alın. Bu aşama, sebzenin hızla pişmesini durduracaktır.

Soğuduktan sonra (soğuma sadece birkaç dakika sürer) kasedeki suyu süzün. Sebzeleriniz dondurucuya girmek için hazır.

Tüm işlem yaklaşık 15 dk sürer. Böylece, markette donmuş sebze arama stresinden kurtulmuş, gıda israfını önlemiş ve aylarca sağlıklı ve taze sebze tüketebilecek stoğu sağlamış olursunuz.

Tamamını Oku

Yazarlar

Çaydan Covid 19 Atağı, Bir Çay Hikayesi

1921 yılı nisan ayında mecliste kurulan bir komisyonda, Ziraat Genel Müdürü olarak İktisat Bakanlığı adına temsilci olarak katılan Zihni Derin’in; o gün ortaya attığı bir fikir koca bir bölgenin hayatını ileride değiştirecekti

Published

on

Kim derdi ki dillere destan çocukluğum, şimdi de çay konusu ile gündeme gelecek; belleğime  iliştirilmiş çay anıları korona virüs günlerinin en önemli hatıraları olacaktı.

Her şey whatsapp gruplarımdan birine düşen bir mesaj ile yeniden can buldu. Ben de madem evde hayat,  elde zaman var dedim, mevzunun detaylarını kaleme almak istedim.  Belgeye göre Çin’de görev yapan bir doktor virüse karşı bir çözüm bulmuş; COVİD 19’un etkisini azaltacak mucize,  çayın içerisindeki etkin madde imiş. Çin hükümeti virüsle mücadele sürecinde hastalara ve sağlık çalışanlarına günde 3 öğün çay ikram etmiş, bu sayede kötü gidişatı kontrol altına almış. Elbette bilim çevreleri,  konunun  sağlık ve bilim boyutunun bu kadar basit olmadığını bilecek ve bu mesajlara muzipçe  gülümseyecek  kadar olaya vakıftır. Bize düşen konudan kendimize görev çıkarmak,  çay konusunu masaya yatırmak olacaktır.  Madem böyle iddialı bir durum var ben de çayın tarihi, faydaları, çocukluğuma katkıları tüm boyutlarıyla çayı sizlerle paylaşmak istedim.

Çocukken çay kelimesi bir tarafta geçim bir tarafta eğlence kelimelerinin  karşılığıydı. Rızıktı, çünkü geçim denilen derin mevzunun en önemli unsuru çay tarımıydı. Gerçi o zamanlar tarım denen kavram sadece okulda gördüğümüz coğrafya dersiyle sınırlı, sıradan bir kavramdı. Bölge için çayın stratejik  önemini  şöyle bir tarafa bırakın, strateji kelimesi anneannemin köyüne belli ki hiç  uğramamıştı. Yani çay,  Nazif dedenin sabah akşam içtiği öylesine bir içecekti.  Tat ve aroma kavramları bahçedeki karayemişler, bostandaki patateslerin çiçek kokularıyla sınırlıydı. Tat denen şeyin büyük ölçüde koku alma yeteneği ile başlayıp tat reseptörleriyle devam eden teknik bir süreç olduğunu henüz keşfetmemiştik. Somaliye denen kavrama ne kadar uzak olduğumuzu varın siz düşünün artık.

Takdir edersiniz ki o yıllar Japon çay seremonisinden henüz haberdar değildik. Bu bakımdan çayın tarihi ve kültürel değeri sadece Ajda Pekkan bardaklarıyla sınırlıydı bizim oralarda. O da her evde bulunmayan, misafir geldiğinde çelik tepsinin üzerinde gümüş kaşıkla arzı endam eden salına salına teyzelerin ellerinden büyük amcalara, büyük büyük dedelere sunulan çayın afilli bardağıydı. Kahvaltıda ince belli olan değil genişçe, bir de oval tutma yeri olan  belli ki kötü camdan yapılmış plastiği andıran şişmanca bir bardaktan bol şekerli, içine ekmek bandırılmış çayları ailecek hüpletirdik. Abartıp içine süt katanlar, çayın kekini yapanlar, çaydan vazgeçmeyip yardan geçenler uzun çay sohbetlerinin temel konularıydı.

Köylüler için çiseli havalarda çay almak, çayı sırtında taşımak, çayın içindeki yabani otları temizlemek, çaya gübre atmak  şimdilerin moda kavramıyla çay tarımının zorluklarıydı. Bizim oralarda hayat çay alım takvimine göre belirlenirdi. Mesela yaylaya gitme, merzeye göçme, yayladan dönme, vartovar vakti gibi tüm dönemsel konular yılda dört sefer yapılan çay alma dönemlerine göre belirlenirdi.   Çay tarımı aile içinde yapılan  bir eylem olup, tamamen yaşam şekline dönüşmüştü. Kısa tarihine rağmen bölge, çayın anavatanı olarak kabul edilmiş halk çayı hayatının merkezine koymuştu.

Çay tarımı çok çalışmak demekti. Çalışmanın nesi keyifli demeyin ben hiç çay bahçesinde çalışmaktan gocunan, çay taşıdığı için yorulan kimseyle karşılaşmadım. Herkes mutlu, heyecanlı ve  cesurdu. Mesela siz hiç 80 kg sırtında taşıyan bir büyükanne gördünüz mü?  Belki aralarında bazı mutsuzlar olabilirdi. Onun da sebebi çayların arasındaki yabani otların temizlenmesi ile ilgiliydi. Yabani ot derken şimdilerde Ender Saraç hocamın sürekli yiyin dediği ısırgan otu bizim için en sinir bozucu yabaniydi. Çünkü öyle bir yakardı ki aşk acısından beter olurdunuz.  ‘’Acısı geçer, bir şey  olmaz romatizmaya iyi gelir’’ diyen büyükanneler  konuya son noktayı koyardı. Isırganın hele bir de tohum kısmı vardı ki, Allah korusun ateşe pervane olsan o kadar yanmaz yürek mazallah.

Çay tarımının keyfi  tarafı var mıydı diye soranlara  mecilik denen olay derim.  İmece kelimesi her nasılsa Hemşin köylerine  mecilik olarak çevrilmişti. Genç kızlar, anneler, anneanneler, çocuklar dağları devirircesine  çaylığın başından girer sonundan çıkardı. Yamaçlardan dalgalanan kuş misali yer nerede gök nerede demeden ayakta bile zor durulacak dik yamaçlarda çaya tutunan, hayata tutunurdu.   Ara verildiğinde öğlen yemeği dillere destan muhlama  ile taçlandırılırdı. Çaylık çayın bulunduğu alana verilen isimdi, bazı yaşlılar ‘’çaylığın dili olsa da konuşsa’’ derlerdi. Her çay tarlasının yanına bir erik ağacı bir  de haçaçur armudu dikilirdi.  Erik hayatın acısı, armut da dünyanın tadıydı zamanında.  Sıcaktan bunalanlar ceviz ağacının altında tenhaya, karnı  acıkanlar ekşi eriğin dalına konardı. Erik ağacı verimli ve ihtişamlıydı; yaz sonuna doğru büyük mantarlar tüm vücudunu kaplardı. Ağaçtan toplanan mantar çaylıktakine hayat, mantarın aroması çaya lezzet katardı.   Son yıllarda itinayla budanmış, peyzaj mimarisinin hünerlerinden faydalanılmış estetik çay tarlaları o zamanlar önünde parayla çekim yapılan yerler değildi.  Olsa olsa küçük radyodan yurttan sesler halk müziği topluluğundan türküler dinlenirdi yamacında çaylıkların. Bahçe tasarımından nasibini almasa da çay bahçeleri herkesin medar -ı  iftiharıydı.  Rahmetli lele  çay tarlasının intizamıyla,  o kadar övünürdü ki içine bal döksen yalanırdı o denli.  Çay alırken atma türkü geleneği çaylıklar arası temaşanın en coğrafi izdüşümüydü. Irmaklar arasından, çaylıklar üzerinden aşıp giden kelimeler karşı köye müzik olur gönüllere fısıldardı.

Çocuklar çaylığa su taşırdı, susayanlar içsin diye. Hasat bittiğinde de  çaylıktaki küçük tohumları toplardık, kışın oyuncak kadrosuna dahil etmek üzere.   Çocuklar çayların üzerinden o tarafa bu tarafa yuvarlanıp giderlerdi. İşin en korkunç tarafı nadiren de olsa çayların arasından çıkan yılanlardı. Ona da alışan Hemşinli’ler coğrafyanın kader olduğunu binlerce yıldır zaten çok iyi kavramışlardı.  Kader dediğin  her neyse,  bir bölgeyi rızık sahibi yapmış; bulutların ülkesinde çocukların okumasını sağlamıştı.  Bu sebeptendir ki duası bol, keyfi çoktu çayın.

Çayın satış kısmı da pek muhabbetli, pek çetrefilliydi. Her yıl başı belirlenen kotalar, çay kalitesi yönünde belirlenen kriterler hepsi satış stratejisini etkilerdi  çay tarımı yapan köylülerin. Çaykur bilinen ilk ve en resmi devlet makamıydı. Çaykur’dan gelecek her açıklama Ali dedenin radyosundan bütün mahalleye canlı yayınlanır,   çay cüzdanları yavaştan çekmeceden çıkarılırdı. ‘’Çay parası’’ denen finans terimi;  manifaturaya çiçekli pazen siparişinin verildiği, meyveli gazozun kapağının açıldığı,  nahiyedeki küçük pastanenin raflarının boşaltıldığı zaman demekti. Çay parası deyip öyle hafife alınacak bir muhasebe kaydı değildi.  Çay defteri borç ve alacak defteriydi aynı zamanda. Onun ondan alacağı, kırk kilo komşu defterinden borç, Ayşe teyzede kalan yirmi kilo hepsi, hesabını yapanların, çayı, çorbayı, yaşamı paylaşanların gelecek defteriydi. Dert defteri mi desem, deva defteri mi desem hepsi içinde zamana not edilmiş, bir küçük yapraktan bir bardak çaya yolculuk demekti.

Çay çok eskiden elle toplanırmış, eli su toplayıp, nasır tutanlar parmaklarını çoğu zaman hissetmezlermiş. Çay makasının icadı, uzay mekiğinin icadı kadar coşkuyla kutlanmış bizim oralarda. Önceleri bazıları bu teknolojik aleti çayla parmakları arasına almak istememiş. Ama zamanla onun da markası iyisi kötüsü köylünün gönlünü de ellerini de fethetmiş. Çayın ekimi, bakımı, alımı, satımı her aşaması kültürel bir yansımayı da beraberinde getirmiş. Yeme içme alışkanlıkları, yıllık çalışma düzeni, çocukların eğitimi, evlerin mimari yapısı yaşamın her detayı, çay kültürüyle harmanlamış olarak çıkar karşımıza Rize’de.

Çaylıktan bardağa bir yudumluk çay hikayesinin her bir süreci zorluklar, sevinçler ve sürprizlerle doluydu hiç şüphesiz.

Sürecin tamamından herkes kendi payına düşeni sahiplenir,  kendi zorluklarını yaşardı. Çocuklar için   keyifli  bir aşama da alım yeri  süreciydi. ‘’Alım yeri’’ çayın satıldığı yer anlamına gelen büyük beton bir fabrika görünümünde mucizevi alanlardı. Kapıda çaylar torbaların içinde gölgede beklerken, işte burada gıybet gırla giderdi. Muhabbetin ardı arkası kesilmezdi. Taraflar, bertaraflar, havalılar, yoksullar gruplar halinde çay eksperinin gelip onları sırasıyla içeri almasını beklerdi. Alınan çaylar eğlenceli oyunlarla kamyonlara yüklenir,  kamyonlar yaprakları döke saça yollara, fabrikalara giderdi.  Alım yerlerinin yakınlarında meyve ağaçları, değirmenler ve puğarlar olurdu.  Puğarlar oluk oluk su akan herkesin doya doya su içtiği duraklardı.  Çay satımı beklenirken bir taraftan da değirmen de mısırlar una dönüştürülürdü.  Alım yeri öyle alelade yerler  değillerdi. Orada muhabbetler köpürtülür, aşklar filiz verir, dostluklar pekişir sosyalleşme en üst seviyeye taşınırdı. Orası ferahlama noktasıydı. Sosyal mesafeyi varın siz düşünün.

Bahçe tarımı olmasına karşın  dışarıdan işçi kullanılmazdı. Çayı çok fazla olanlar da meci sistemiyle  işlerini planlar ya da yarıcılık sistemini kullanırlardı. Varlıklı aileler artık tamamen şehirlere göçmüş, büyük çay bahçelerini kiralamaya başlamışlardı.

Mevsimler değişirken çayın yaşamla iç içe oluşu hiç azalmayan, bitmeyen bir serüvene dönüşmüştü yıl boyunca.   Kimilerine göre çay kolay bir tarım türü,  kimileri ise çaylığının başından yıl boyu ayrılmazdı. Hayvan gübresiyle toprağı zenginleştirme, budama, tohumlarını toplama, içini temizleme çay bakımının  zorlu aşamalarındandı. Özellikle de  çay tarımın ilk yapılmaya başladığı zamanlarda dağ gibi ormanlık alanlar sökülmüş, çapalanmış uzmanlar eşliğinde çaylığa dönüştürülmüş. Sertler yapılarak birer metre aralıklarla ekilen ilk tohumlar yıllar içinde fidana geldikçe Rize’ye de can gelmiş.

Rize’de hayat derelerin coşkun suları, ağaçların devasa gölgesi gibi önüne aldığını yaşamın cilvesine katar gider. Durmak için daha yukarı, durdurmak için  daha yamaca tırmanmak ilk kuraldır. Çaylıklar doğaya değil insanlığa meydan okur üzerindeki yeşil çocuklarıyla.  Çoluk çocuk, kadın erkek kurum tutmuş ocağın başında aynı sofrayı paylaşır, aynı kederin derdine dertlenirler. Kadınların hep tarlada olduğunu yazanlar vardır, oysa Hemşin ve civarında kadın her şeyi yönetir, her süreci planlardı.  Oradaki demokrasi anlayışı kadın erkek olarak değil insan olarak tarafların uyumu ile dengelenen bir ironiden beslenirdi. Tam da bu noktaya değinmişken, ‘’erkekler kahvede Karadeniz’de hep kadınlar çalışıyor’’ klişesini duyar gibiyim. Modern dünyanın  şehir efsanelerinden biri de buydu. Doğrusu nasıl mıydı. Erkekler çay  fabrikasında vardıyalı çalışırdı. Genelde gündüzleri ya uyurlardı ya da fabrikadalardı. Elbette fabrikadan gelip kahvede oyun oynayanlarda vardı ama onlar kalabalık içinde azınlıklardı. Yani bilinenin aksine Karadeniz’de tembel olmak, tembel kadın olmak, tembel çocuk olmak, tembel erkek olmak kavramı gerçeği yansıtmazdı.

Fabrikada işçi olmak  önceleri memur olmakla eşdeğerdi. Her evden bir veya birkaç kişi fabrikanın rızkından ailesinin geleceğini nemalanırdı. Fabrikaya işçi alınacak haberleri memur sınavları kadar rağbet gören bol umutlu süreçlerdi. Fabrikadan dönenler bir somun ekmeği filesine takar, gururla nahiyeden köye hızlı adımlarla ulaşırdı.

Çayın tarihi öyle dilden dile dolaşan, sürekli anlatılan bir hikaye değildi o zamanlar. Onunla ilgili en çok bilinen,  Zihni Derin amca idi. Onun hayat hikayesi, Karadeniz tarımına kazandırdıkları, Rize’de yaşadığı kaza tüm bunlar sadece kahraman insan kontenjanından anlatılan efsanevi hikayelerdi. Bildiklerimizin çoğu ilkokuldaki hayat bilgisi dersinden devşirmeydi. Zamanında Zihni Derin,  Rize’ye gelmiş çay buraya yakışır demiş, ekilmiş sonrada Karadeniz’in hayatı değişmiş diye anlatırdı öğretmenlerimiz.

Gelelim işi doğrusuna.

1921 yılı nisan ayında mecliste kurulan bir komisyonda, Ziraat Genel Müdürü olarak İktisat Bakanlığı adına temsilci olarak  katılan Zihni Derin’in;  o gün ortaya attığı bir fikir koca bir bölgenin hayatını ileride değiştirecekti. Komisyonda Rize ve çevresinin huzurlu bir yaşama kavuşabilmesi için öncelikle insanların geçimini sağlayacak iş ve çalışma imkanına kavuşturulması gerektiğini  anlatır. Herkes bu fikri kabul eder ve çalışmalar başlar.  Manidardır ki aradan yüzyıl geçmesine rağmen hala bölgesel kalkınmada, kırsal kalkınmanın, tarımsal yatırımların önemi yeniden gündeme gelmekte. Yüz yıldır bölge halkına umut dağıtan çay, bu günlerde en istikrarlı tarımsal faaliyetlerden biri olarak yapılmaya devam etmektedir.  

Hiç şüphesiz Karadeniz bölgesinde çay tarımı ile birlikte bir çok tarımsal ürün için de  araştırma başlatılmıştı Cumhuriyet öncesi dönemde. Mandalina, bambu, turunçgil çeşitleri hala daha bölgede varlığını  sürdürmektedir.   Hatta o dönemde yurdun dört bir tarafında Ziraat Fakülteleri kurulup çok değerli ziraat mühendisleri ülkeye davet edilmiş;  Türkiye’den gençler Avrupa’nın önemli okullarına eğitime gönderilmişti.

Çayın tarihi, çayın Osmanlı ile olan ilişkisi, çayın kökeni  hepsi birbirinden ilginç konulardı. Çay bitkisinin Latincesi “thea sinensis”tir. Anavatanı Çin’in Fu-kien bölgesi halkının konuştuğu Amoy lehçesinde t’e (theh), seçkinlerin kullandığı Mandarin lehçesinde ise ç’a (tcha) şeklinde telaffuz edilmektedir. Amoy biçimi Batı dillerinde thétea şeklinde kullanılırken, kuzeydeki Mandarin söyleniş biçimi Japonya, Hindistan, İran ve Rusya’ya geçmiş, buralarda da  ‘’ça, çay, şay’’ olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Türkiye’ye geldiğinde  çay şeklinde bir kullanım olmuştur. Nedeni Rusya ve civarındaki ülkelere gurbete giden Hemşin’li erkeklerle ilgiliydi. Çayın çocukluk anılarım ve modern hayatın içerisindeki etkisine biraz ara verip kökenine bakalım mı.

Çin’de yaklaşık 5 bin yıldır ekilmekte olan çay, toplumsal bir ritüelin de ana unsuruydu. Biz de çay içmek sosyalleşmenin, Uzakdoğu’da ise içe dönüşün simgesidir. Güne başlarken içilen çay zindeliği, akşam içilen çay günün arınması anlamına gelir. Japon çay seremonisi sükûneti, dinginliği ifade ederken biz de coşkuyu, paylaşımı, rahatlamayı ifade eder. Çayın  demlenmesi, içim şekli, bardağı, yanındaki ikramlıklar kültürden kültüre farklılık göstermektedir. Günün her anında, her buluşmada çay; sevginin, saygının, değer vermenin simgesidir. Çay ile imzalar atılır, çay eşlik eder aşklara, çay ile anlaşmalar kutlanır.  Çay;  uzun vadede bölge halkıyla bütünleşmiş dinamik, coşkulu Karadeniz insanının tüm karakteristik özelliklerini  üzerinde taşır. Kimi kıtlama çay sever, kimi paşa çayı ile keyfine keyif katar. Kıtlık zamanlarında yanında kurutulmuş meyvelerle ikram edilir. Tüm yoğun günlerden sonra bir çay koy da yorgunluğumuzu atalım diyenler günden geceye çayın iyileştirici etkisiyle dost meclislerini, komşuluk ilişkilerini geleceğe taşıyanlar hepsi aynı coğrafyaya gönlünü yaslamış insanlardır.

Nitekim sert bir çay koy, açık olsun, paşa çayı olsun, kıtlama olsun derken her biri bir duygunun, bir tavrın bir bardakta, bir renkte vücut bulmuş halidir. Onun rengini gökkuşağında aramak, onun kokusunu çiçeklerden sormak, onun hazzını yıldızlarla paylaşmak olsa olsa fani bir arayıştır. O renklerin içinden, o kokuların arasından, o hazzın kuytularından arınmış kendine münhasır; kendi teruarının hafızasıdır yudum yudum içilen.

Yeryüzünde beş bin yıldan beri kullanılmakta olan çay ilk defa Çin’de ortaya çıkmıştır.  Hem ilâç hem de keyif verici bir içecek olarak yaygınlaşan çay; zaman içinde bir içecekten öte kültürel bir anlam kazanmaya başlamıştır. Çay Çin dışında Japonya’da tüketilmeye başlandığında seremonilerin de muhtevasını oluşturmuştur. Çin’de  hat sanatı gibi farklı sanatları icra edenler, çay seremonisiyle birleştirilip milli çay seremoni sanatçılarını yaratmışlardır.

IX. yüzyılda  çayın ziraatına başlanmış ve XII. yüzyılda kütlesel üretime geçilmiştir. Çay, devam eden yıllarda Hindistan, Moğolistan, İran ve Ortadoğu  ile  buluştu.

Safeviler XVII yüzyıl ortalarında iyiden iyiye çayı benimseyerek, onu sadece yazın içilen değil yıl boyu tüketilen bir içeceğe dönüştürdüler.  Isfahan’da ‘’çay – ı Hıtahıahane’’ (Çin çayı evi) adlı işletmeler açılmaya başladı.  Ruslar da Moğollar ve İslam dünyasından sonra çayı tanımaya başladı. Göçler ve savaşlar çayın kültür elçileri oldu bir bakıma. Herkes kendi belleğinde ve sırtında taşıdığı tohumu, kültürü gittiği yerlere anı olarak, tarımsal üretim olarak taşıdı. Kazak, Türkmen ve Özbek’ler de Rus hakimiyetindeyken çay tüketir hale geldiler. Bölgeden gelen göçler, diplomatik görüşmeler çayın Osmanlı coğrafyasına taşınmasını sağladı. Savaşların ardından bir bardak çayın, düşmana bile ikram edilen kan kırmızı rengi kaldı uğradığı damaklarda.

Sömürgecilik faaliyetleri çayın Avrupa ile tanışmasını sağladı. Ortadoğu’da kahve, çay, çikolata, şeker gibi ürünlerin keşfiyle beraber baharat yolu,  kültürel ve ekonomik değerini kaybetmeye başladı.  Uzun yıllar dünya çay üretim ve ihracat dengesi büyük şirketlerin ve ülkelerin kontrolünde süregeldi.

Türkler’in çayla tanışma macerası Hun’ların Çin etkisine girdikleri dönemde olduğu düşünülmektedir. Nitekim I. Yüzyılın başlarından kalan bronz bir  kabın içerisinde çay kalıntılarına rastlanmıştır.  Çayın Türk topluluklar arasında yaygınlaşmasını büyük ölçüde Ahmet Yesevi sağlamıştır. Kendisi Çin yakınlarındaki bir Türkistan köyünde ikram edilen çayı o kadar beğenmiştir ki herkese önermiş ve çayın rahatlatıcı, mutluluk verici özelliğinden sıkça bahsetmiştir.

Daha sonraları, Moğol saldırıları yüzünden çay kültüründen uzaklaşan Türkler; Osmanlı ile yeniden eski dostları çay ile buluştular.  Osmanlı’nın çay ile tam olarak ne zaman tanıştığı kesin olmamakla beraber; XVI. Yüzyıla kadar gittiği düşünülebilir.   Evliya Çelebi, İstanbul ve Bitlis’te bazı konaklarda ve devlet dairelerinde çayın ikram edilen ikramlıklar arasında olduğunu anlatır.

O dönemlerde çay yaprakları aktarlarda şifa kaynağı olarak da satılmaktadır. Günümüzde özellikle de yeşil çayın, beyaz çayın ve çay pudrasının şifacı özellikleri o tarihlerde de  kullanılmaktaydı. Şeyhülislâm Damadzâde Ebülhayr Ahmed Efendi 1711 yılında yazdığı  ‘’Çay Risâlesi’’nde çayın faydalarından bahsetmiştir.

Kuşkusuz Osmanlı tarihi belgelerinde yeme içme ile ilgili konular ancak Saray’a alınan satınalma kayıt defterlerinden öğrenilebilmektedir. Bu anlamda; “kilâr-ı âmire” için satın alınan malzeme listesinde çay da vardır. Saray’da çay içildiğine dair herhangi bir belge bulunmamaktadır. O  dönemde yaygın olarak yapılan şerbetlerde antioksidan özelliği münasebetiyle kullanılmış olması kuvvetle muhtemeldir.

XIX. yüzyıla geldiğimizde çay artık;  önemli konak ve resmi yerlerde içecek ikramları arasına girmiştir. Özellikle yurt dışından gelenlere ikram edilen, itibarlı bir içecek olmuştur. Osmanlı döneminde çay piyasasına Kafkasya kökenli tüccarlar hakimken, ilerleyen dönemlerde Ermeni ve Rum esnaflar etkili olmaya başlamıştır.  Hali hazırda Türkiye’nin en önemli çay fabrikalarından birine sahip olan Lipton, 1889’da ilk paketli çayının İstanbul’da satışına başlamıştır.

II. Meşrutiyet’in ilanından sonra çay ticaretinde tekrar Türk tacirler ön plana çıkmaya başlar. Önceleri Çin ve Japonya’dan çay ithalatı yapılırken sonraları; İngiltere pay sahibi olmaya başladı. Gemilerle İstanbul’a gelen çaylar İzmir ve Trabzon limanlarından vilayetlere dağıtılmaktaydı.

Bir çok alanda olduğu gibi çayın Anadolu’da yaygınlaşması ve günümüz anlamıyla tüketilmeye başlanması yine Tanzimat döneminde denk gelir.  Batılılaşma döneminde Avrupa’ya gidip dönen yüksek bürokrat ve öğrenciler orada gördükleri çay kültürünü İstanbul’a oradan da tüm Türkiye’ye taşıdılar. Sadece Avrupa tarafından değil eş zamanlı olarak İran ve Rusya’dan gelen göçmenler de  yanlarında çay kültürünü ülkeye taşıdılar.

Erzurum ve Kars yöresinde çay semaverden içilir yanında da kel simit dediğimiz simit vardır, tüm bunlar çayda Rus etkisini yansıtır.  Doğu’nun bir çok şehrinde çok demli çay içilmesi de İran etkisinin kalıntılarıdır.

Tanzimattan sonra kahvehanelerde çay artık kahvenin yerini almaya başlamıştır.  1860’lı yıllara gelindiğinde sadece çay satan yerler açılmaya başlandı. Çaykur’un ‘’Çayla’’ projesi bu anlamda aynı amaca hizmet eden bir işletme olarak, çok güzel bir örnek olsa gerek.  Divanyolu – Beyazıt – Şehzadebaşı  interlandında da sadece çay satan dükkanlar iyiden iyiye çoğalmaya başladı. Dönemin şairleri, yazarları, akademisyenleri, bürokratları, sanatçı ve zanaatkarları buraların müdavimi oldu. Çay aynı dönemde romanlara, şiirlere, kantolara, piyeslere konu, sanatçılara ilham oldu.


Söz konusu dönemde İngiltere’de ki benzerleri gibi çay partileri cemiyetin kadınlarının ve erkeklerinin yoğun ilgi gösterdiği etkinlikler olup çıkmıştı. Çayın kışladaki hikayesi, cephe de motivasyon aracı olması, halkı kahvehanelerde buluşturması, rahatlatıcı etkisi  gibi hususlar, giderek çayın  milli bir kültür halini almaya başlamasını sağladı.

Şifalı ot olarak Uzakdoğu ve Rusya’dan gelen çay bitkisi tiryakilerinin yaygınlaşmasıyla beraber Çayhanelerin de kendi için de uzmanlaşmasına neden oluyor.  Çayhaneler de kendi aralarında sınıflandırılıyordu; en önemlisi şair ve yazarların, sanatkarların tüm gün ilim irfan konuştukları, önemli toplantılara ev sahipliği yapan çayhanelerdi.  İkincisi,  küçük devlet erbaplarının günün yorgunluğunu atmak ve devlet işlerini hasbihal etmek için buluştukları mekanlardı.  Bir de esnaf ve küçük burjuvanın buluşup fikir beyan  ettiği çayhaneler vardı ki bunlar giderek halk tabakasını da içerisine dahil etmeye başlamıştı.  Mirasyedilerin gittiği çayhaneler, ayaktakımının devam ettiği mekanlar aslında çok da istenilmeyen, racon kesilen türden işletmelerdi. Kendi arasında yapılan bu sınıflandırma amacına göre hizmet ederken çayın kalitesi, sunumu ve sohbeti de elbette meseleye eşlik eden türdendi.

Çayın yaygınlaştığı dönemde bir çok dergi de konu ile ilgili yaratıcı makaleler  yayımlanıyor, edebiyatta çay konusu işleniyordu.  Cumhuriyet döneminde çayın  bir tarım ürünü olarak yaygınlaştırılma başlanmasıyla beraber yazılan yazılar da daha akademik ve bilimsel bir içerik kazanmıştı. Çayın tarihiyle ilgili tarih kitaplarında çok fazla bilgi olmaması Türk tarih yazım anlayışından kaynaklansa gerek. Bu bakımdan çay konusundaki bilgiler yabancı seyyahlar, satın alma kayıtları üzerinden derlenmektedir ağırlıklı olarak.

Tanzimat aslında Cumhuriyet öncesi önemli bir atılım zamanıdır. Ekonomik ve siyasi olarak yeniden güç kazanmak isteyen Osmanlı,  tarım politikalarını gündemine alıyor. İstanbul, Bursa, Selanik gibi önemli tarım havzalarında Ziraat okulları açılıyor. Hatta 1879 yılındaki kayıtlara göre; Trabzon salnamesinde kayıtlı. Lazistan Sancağına bağlı Hopa kazasında 20 bin, Arhavi nahiyesinde 5 bin ton çay üretildiği kayıtlara geçiyor.  O dönemde çaya ‘’Moskov çayı’’ deniyor. II. Abdülhamit tarıma çok önem vermekte olup, tüm vilayetlerden kendisine tarımsal üretimden örnekler gitmektedir. Trabzon’da yetiştirilen çayların körpecik filizleri toplanıp kendisine gönderiliyor. Yenilebilir sağlık kavramının oldukça önemli olduğu Osmanlı mutfağında hekimler ve aşçılar birlikte çalışmaktadır. Saray hekimi beyaz çayın yatıştırıcı, gençlik iksiri veren özelliğinden sıkça bahsediyor. Padişah’ın çayı sevmesiyle Trabzon bölgesindeki çay tarımına daha da önem veriliyor.  

Çayın  sadece Karadeniz’e has olduğunu düşünen anneannem için çayın hikayesi oldukça karışık ve çok uluslu olsa gerek. Sofrasına konuk olduğu tüm toplumlarda farklı bir kültüre temel oluşturmuş çayın hikayesinde herkesten bir parça olsa gerek.

Çayın hikayesi onun kan kırmızı renginde, her yıl yeniden filizlenen yaprağında yaşar. Anadolu coğrafyasına ait Edirne kırmızısı gibi Türk çayını diğerlerinden ayıran özelliği onun renginde, demlenme şeklinde ve en önemlisi de onu toplayanlarla kurduğu özel bağda olsa gerek. Rizeli’ler heyecanlarını, dik yamaçlarla olan uyumlu yaşamlarını, coğrafyanın hüznünü bir bardak çaya aktardı yüzyıldır. Onun içindir ki kimi çayını beş dakika, kimi on beş dakika demler. Kimi  de kan kırmızı, zehir gibi çayı yudumlarken, zorlu uğraşılardan elde kalan hırçınlığı bir yuduma hediye eder. Çay dediğin hayatı  yudum yudum  içine çekmektir. Oksijeni bol sosyal mesafesi ırak dağların tepelerinde, gecesi zifiri karanlık yamaçlarında Karadeniz’in.

Türk çayının ritüeli yoktur derler bir çokları. Oysa ince belli bardağı her tuttuğunda başka bir dünyanın kapılarını aralar, geçilmez geçitlerden içeri girer, günün yorgunluğunu göçtüğün yerlerde bırakırsın. İnce belli bardağın sıcağında yaşama tutunanlar evinin rızkını bir bardak dolusu mutlulukla taşıyanlar. Günün, gecenin, varlığın bütün yüklerini bir yudum hafifletir, bir yudum sanki bedenine karışmış tüm arazları siler süpürür. Tatsız tuzsuz dünyanın kırmızı durağıdır o, bir yudum alır bir oh çekersin. Dostluklar gibi yavaş yavaş dem alır. Önce suyla tanışır, suya kendini açar, sonra suya rengini armağan eder. Suyla buluşma anından sonra gönüller birbirine açılır. Dem alan demlikler, pekişen dostluklar, yıllanan hatıralar her biri bir ahengini bırakır  aktıkça ortadan bel vermiş bardağa. Bir dudak mesafesinde heyecanla pır pır atan yüreğini öylece bırakıverir boşluğa tiryakiler. Kan kırmızı çayın hazzı, çayın alameti farikasıdır. Her seferinde aynı tutkulu içimi sağlayan  mucize,  tohumdan yaprağa, yapraktan filize uzun ve uğraşılarla dolu yaşam döngüsünün sonucunda  ortaya çıkar. Ona can verenlerin elinden yaşam kaynağından beslenmiş gibidir bir bardak çay.

Çoğu zaman düşünürüm çay Karadeniz’de değil de başka bir coğrafyada üretilse bu kadar coşkun akar mıydı demlikten bardağa. Böyle kan kırmızı rüyalara meyleder miydi tiryakilerini. Şöyle bi oh çekip rüyalara dalar mıydı   çay molası sohbetlerinde  aynı kaderi paylaşanlar. Hayatı doya doya içenler, hayat okulunu ezbere geçenler, ikmale kalıp  tutunamayanların sığındığı bir durak,  bir ömre bedel olur muydu kim bilir bir yudumu.

Çay,  her bahar filizlenen bahçenin narin, güzel yeşil prensesidir.  Öyle süt gibi  bir yeşili vardır ki sıksan oluk oluk süt akacak sanırsın kuzuların melemesinden ala.  Kışın kar sarıp sarmalar,  ona eşsiz ve benzersiz tadı ve aromasını verir, bahar yağmurlarıysa tomurcuğuna lezzet katar. Yağmurla olan ilişkisi dengeden beslenir. Çayın kış uykusuna yattığı dönemde içten beslenir yağmura daha az ihtiyaç duyar, ne zaman filiz verir işte çocukluktan genç kızlığa geçen körpecikler gibi yağmura hasret güne döner.  Her damlası yaprağa, köke  can katar. Yağmuru ve pusu sever, güneşe arzı endam eder etmesine de fazlası demi gibi acıtır, yakar kavurur güneşin. Nemli havalar, puslu havalar boyuna, suyuna, huyuna can katar. Onun aromaları bir bahar busesi, bir sonbahar neşesi, bir yaz rüzgarını anımsatır. Çalı desen değil, ağaç desen akıl durur, otumsu dersen gönül koyar beyaz tomurcukları. Tırtıllı yaprak kenarları, hafif tüylü vücut yapısı Küçük Prens’in bauba ağaçlarını hatırlatır. Onun teruarın da sadece coğrafik, jeolojik ve iklimsel  özellikler yer almaz. Hırçın Karadeniz, coşkun ırmaklar, yazı bekleyen yaylalar, kadınların gurbet ızdırabı, genç kızların sonsuz umudunu taşır her yetiştirildiği köyde, yörede.

Öyle yavaş tomurcuk açar ki onun sükunetle bekleyişi, doğayla uyumu çevresindeki bütün aromaları damağına hapseder, bir bardak çaya, bir yuduma tadını katar. Serin havaları, sakin yamaçları, yavaş yavaş büyümeyi sever. Öyle sakindir ki kök salarken yaşadığı her an onun  tadına doyulmaz tat ve aromalar katar.

Toprağın yapısı, rüzgarın yönü, kaynak sularının vitamin ve mineral oranları çayın tadını belirlerken coğrafyanın nefesi, işlenme yöntemi  çaya son dokunuşlarını yapar. Büyüme çay için hayati öneme sahiptir, hızlı büyür gücünü yapraklara verirse filizler buruk kalır ağızda mayhoş bir tat bırakır. Çam ağaçları, kestaneler, karayemişler hepsi bir parça lezzetinden bir parça kök suyundan armağan eder çaya. Hasadın kalitesi, lezzet ve aroma özellikleri yılın mükafatını bir yudum ile gönüllere taşır Hiçbir çay sadece duyusal ve aromatik özellikleriyle değerlendirilemez. Çayın yaşadıkları, ona dokunan ellerin hevesi, damla damla buluşur ince belli bardakla.

Gurbet Pastası kitabında Rusya, Polonya, Kırım’a giden Karadeniz insanın hikayesini anlatan Uğur Biryol dönüşte yanlarında çay  kültürü ve konakları taşıdıklarından bahsetmişti. Yüksek tavanlı konaklarda, fırıncı Karadenizli erkeklerin gittikleri yerlerde aşık olup  evlendikleri;  mavi gözlü sarışın güzel kadınlar çayı her yudumladıklarında,  ailelerine özlemlerini derinden hissettiler. O kadınlar kökleriyle vedalaşırken, büyük konaklarda içilen her çay bölge halkının yeni maceralarla tanışmasını sağladı.  Zihni Derin’in  çayı Karadeniz’e getirmesinden önce bölge,  çay ile gurbet pastasından dönen erkeklerin bavuluyla tanıştı. Onlar yanlarında getirdikleri çay tohumlarını Arhavi, Hemşin gibi bir çok ilçede ektiler. Amatör olarak başlayan bu hikaye ilerleyen yıllarda gerçek bir tarım faaliyetine dönüştü, bölgeye can suyu oldu.

Çayın çeşitleri modern dünyada çoğalmakla beraber; Mahzen-i Edviyye yazarına göre beyaz, yeşil, menekşe moru, boz ve siyah renklerde ortaya çıktığı için beş çeşit olarak tasniflenmiştir.  Şimdilerde butik çay üreticileri  rayası, faydası ve özelliğine göre çayın yüzlerce türünü üretmeye başladılar.

Çayın tarihini ince belli bir bardağa, bir yudum çaya, bir dost sohbetine değişmeyiz elbette. İçinde çocukluk olan, anneannelerden kalma, kültürü şekillendiren, coğrafyayla uyumlu çay hikayeleri gelecekte daha çok soframıza gelecek.

Gelecekte, Türk çay seremonisini gastronomi programlarında paylaşacağız ülkemizi tanıtmak için, Türk kahvesine arkadaş olacağız dünya pazarında. Şunu biliyoruz ki; daha çok çay içeceğiz. Simidin yanına, bir kurabiyeye, bir böreğe, bir keyif çayına masamızda da hayatımızda da bolca yer açacağız.

Korona virüsün hayatlarımızı köşeye sıkıştırdığı  şu günlerde ‘’evde hayat var, evde çay var’’ diyerek çayın tarihini, çocukluk anılarımın içinden çıkarıp bir bardak çayı paylaşma dileğimle….

Tamamını Oku